13 Ağustos 2009 Perşembe

Kandy-Nuwara Eliya ve nihayet Negombo...

Dünyanın en büyük bambu ağacının olduğu,



sanki Asya'nın en güzel tabiatının bir kolajını barındıran,



ve en melez, en değişik orkidelerinin buluştuğu,





yüzyıllık ağaçların sanki Harry Potter filmindeki gibi fırlayacakmış gibi durduğu


mükemmel bir botanik bahçesi gezdik Kandy'de... Asya'nın en büyüğü diyorlar, büyüklüğünü bilmem ama büyüleceyiciydi... Günün geri kalanın yüzlerce kuşun bitmeyen senfonisi altında ağaçların altında uyuyarak geçirdik...



3 saatlik " bir kız gelir yoldan döne döne" şarkısına uygun şekilde döne döne buraların Kaçkar'larına tırmandık... Bulutların arasından tepeler çıkıyor, hava soğuyor soğuyor... Ve biz koloniyel mimaride ,1800'lerden kalma bir İngiliz maliknesine geliyoruz... Isınalım diye sebze çorbası ikram ediyorlar kahve fincanlarında...





Yer gök çay burada... 1800lerin sonunda Çin'den çalıp dikmişler Ceylon'a çayı İngilizler, şimdi ise yer gök çay... Bizimkine göre çok sert ama keyifli bir içimi var çaylarının...



Çay tarlalarını ve fabrikasını geziyoruz, çayın tozu genzimizi yakıyor...





Şehre iniyoruz, insanlarla selamlaşıp serseri yürüyoruz sokaklarında... 100 metre ileride bizim kaldığımızdan çok farklı bir hayat. Ama hep gülümsüyorlar, öğrenecek çok şey var diyoruz.





Otel ful ertesi gün, uçağı PAzt'ye erteletmeyi başardık ama sadece 1 gece kalabildik burada...

Şu an neredeyiz diye sorarsanız, 5 saatlik bir yoldan sonra okyanusa geldik, 5 gün 3 otel 4 şehirden sonra tatil yapacağız.. Burada


Az önce okyanus istakozlarını hüplettik , şimdi DVD'mizi izleyeceğiz aşkısı ile....Yarın gidilecek bir yer yok şükür:)

Naz'ın keyfi süper bizimle konuşmuyor bile telefonda zaman ayırıp burnumuzda tütüyor...

İyi geceler....

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Sri Lanka- Dambula ve Kandy

Yolda kutsal adlettikleri bir ağaç, kökleri ters ve düz 7 farklı ağaç bir arada...

Dambula kentindeki mağara tapınaklar süperdi, saatlerce tırmanmaya ve benim gibi kefifobik bir hatunun yüzlerce maymunun arasından kasım kasım kasılarak yürümesine değdi...
Meşhur tuk tuk her ülkeye lazım buraların vazgeçilmezi, 3 tekerli...


Bugün geldiğimiz şehirdeki otel odamızın terasından manzaramız, hayvan sesinden durulmuyor.



Bu da Kandy- dansın ve müziğin şehri...

Detaylar yarına....


Annelik

İlk defa diye mi, çok defa olunca da mı aynı olur bilmiyorum...
Burnumda tütüyor, sabah telefonda sesini duyunca " anneci mayo giydi, denize gitti men" deyince gözünden yaşlar akan bir ben...
Sabah akşam denizde, evde 4 hatun kişi emrine amade, ama ben jungle'a karşı belki de ilk ve son defa gelebileceğim bir yerde, kıçımın üstünde rahat rahat oturamıyorum, sanki diken var...
Özleme hüzün katmamalı, öğreniyorum...
Benim lafım değil miydi " bağlı ama bağımsız", Naz başarıyor ben 30 yaşında neden beceremiyorum peki?

Peki ya tırsa tırsa yanyana durmak zorunda olduğum bu anne-bebek maymunu görünce ağlamam normal mi? Hiç sanmıyorum...

9 Ağustos 2009 Pazar

Sri Lanka ilk günler...

Uçtum uçtum, evimden 10,000 km ötedeyim... 4,5 saat Dubai, ucuucuna yakalan aktarma ve 5 saat daha uçup Colombo... Yolda uyurum planları yattı tabi aktarma gecenin 2'sinde olunca.

Otelde şoförle bir türlü buluşamadığı için geç kalan aşkısını bekleme ve sonra 3 saatlik araba yolculuğu... Ama buna rağmen yolda Pinnawala fil yetimhanesinde mola... Burası cidden yetim filler için kurulmuş ve şu an 300 kadar fil var... Çok yakına gidemiyorsunuz ama bu kadar çoğunu bir arada görmemiştim doğrusu... Yavru filleri öğe saatinde kapalı bir alanda besliyorlar o zaman dokunabiliyorsunuz... Banyo yapışlarını izlemeye mecalim yoktu, o kadar doyuyorsunuz görmeye bir saatin içinde...
Sonrasında açlık ve yorgunluktan şaşırmış ben ve buralara her geldiğinde grip olmayı başaran ( sıcaklık 30 derecenin üstünde ama inanılmaz bir nem sonrasında her yer klimalı, normal tabi) aşkısı , dayanamayıp buranın şartlarında nispeten düzgün bir yere rastlayınca hemen karnımızı doyurduk... hem de bu manzarada...
Daha önc Bali'de de böyle olmuştu, körü ve baharat kokusu fena yapıyor alışana kadar... Ama bu sefer yapacak birşey yok , 1 hafta aç geçmez deyip yedim vallahi karidesleri...

Kaldığımız bölge adanın ortasında, denizden 150 metre yüksekte HABARANA diye bir bölge... Cinnamon Lodge burada kalınabilen 2 otelden bir tanesi... Bizim kaldığımı 2 katlı bongalov tarzı yapının önünde çok büyük bir akarsu var, ortası lotusla kaplı... 150 çeşide yakın kuş cinsi varmış ki, belgesel fotoğrafçıları da var etrafta. Dedim ya filler buranın vazgeçilmezi, gece yollara çıkıyormuş vahşi filler, bu çevrede o yüzden çoğu insan kulubelerinden çıkmazmış geceleri... Dün gece terasta birşeyler atıştırrıken, Murat dinlenmek için içeri girmişti, fillerin sesi o kadar yakındı ki tırsıp koşarak odaya girdim ben de , düşünün...
Geçen haftanın ve yolun yorgunluğunu dün bir ayuverda hastanesinde attık buradaki şoförümüz ve rehberimiz Viki'nin sayesinde... Otel pahalı ve güzel değil , sizi başka bir spa'ya götüreyim dedi, iyi dedik... Bizi şose yollaradan karanlıkta bir yerlere götürdü... Acayip kokan yağlarla saç diplerinden ayak ucuna sizi yoğuruyorlar resmen, sonra mango yapraklarının üstüne ahşap yatağa yatırıp üstünüzü ahşap kapağıyla kapatıyorlar, sonra alttan veriyorlar ateşi... vucudunuz zaten gevşemiş, iyice gevşiyor, sonra üstüne 20 dak sauna ve duş... 1,5 saatin sonunda yeniden doğuyorsunuz, o yağlardan temizlenmek zaman alıyor ama olsun... Saat 09:da otele geri döndüğümüzde iyice gevşemiş ve yorgunluğu atmıştık...
Bu sabah kahvaltıya giderken yanımızdan şu mahluk geçti, ağaçlardan da maymunlar sarkıyor... Murat , yine getirdin beni nerelere diye söylendi...


Muz, papaya, ananas, coconut zebil, cent'le satıyorlar.... Pilav'ları meşhur, sabah kahvaltıda bile körülü pilav yiyebiliyorlar...
HAlkın %90 u budist ve çıplak ayaklarla geziyorlar, ayaklarının altı mutasyona uğramış bu sıcakta nasıl geziyorlar, hiç bilmiyorum....
King coconut içtik, tatsız tutsuz ama sağlığa faydalı deyip içirdiler valla... Hopper ( yanlış yazıyor olabilirim) diye bir omlet yedim, pirinç unu+yumurta kase gibi metal bir kapta yapıyorlar, süperdi... Yarın sabah fotoğrafını da çekeceğim...

Hazır Murat uyurken bugünü de yazayım; sonra unutmak istemiyorum detayları;

Sabah önce Sigiraya'ya gittik... Babasını öldüren bir kral 5. YY'da çevresini hendeklerle havuzlarla ve timsahlarla kaplayıp yerden 200 metre yükseğe bir kale yapmış... Tırman babam tırman, 2 saatte çıkıp inebiliyorsun... Ben 30 metre aşağıda 1600 yıllık duvar fresklerini gördüm, ve oraya döner her yeri korozyona uğramış bir merdivende onlarca insanla tüm yükseklik korkuma rağmen titreye titreye çıktıktan sonra "yeteriniyoruz" oldum doğal olarak.... Freskler mükemmeldi, UNESCO boş yere kazıp ortaya çıkarmamış bu bölgedeki herşeyi ve Dünya kültür mirası kabul ediyorlar...


Ardından Ortaçağ başkenti Polonnaruwa 'ya gittik. Şortla giremiyorsunuz Budist tapınaklara ve ayakkabı ve şapkayla. Ateş dansı yapar gibi bize gülen yerli halk ama yine bizim gibi zıplayan diğer turistler gezdik bölgeyi... Granitten tek parça yapılmış Buddha heykelleri mükemmeldi...


Fil safarisini önceden booking yapmadığımız için sabah yapamadık, dönüşte ise şu an uyuyan zavallı aşkısı fenalaştı... Ağır geçiyor giribi, bakalım... Bana kalırsa biz direk havuza gider yayarız, tatildeyiz yani.. Viki'ye kalsa hiç oturmamalıyız, uykudan uykuya otele gireceğiz... İyi de yorgunuz kardeşim, dinlenmeye geldik...

Yarın sabah şuraya doğru yolda olacağız yine...

P.S: Naz Hnm da yazlığa geçmiş eşrafıyla, keyfi süper, bizimle telefonda bile konuşmaya tenezzül etmiyor kendileri... Sanırım "bağlı ama bağımlı değil" politikamız işe yarıyor:)