23 Kasım 2010 Salı

Kontrolu kaybetmiş anneye "kendine gel" konulu ilk ders...

Bayram, Tatil, Naz, sabır, yaş 3 aylık bir cadının annesi olmanın delirmenin eşiğindeki dayanılmaz hafifliği… konularında yazmayı düşünürken dün akşam “ artık dellenme azıcık, kendine gel “ dedirten cinsten, hep paranoyaklık yapıp korkusunu yaşadığım bir şey oldu…
Naz banyoda kilaitli kaldı…
Küçücük havalandırma penceresi hariç, kapıdan başka çıkış olmayan bir banyo bizimki…

Yine dellendiğim, kontrollu olup time out yapmaya karar verdiğim bir akşam yemeği sofrasında, Naz yine 2 aşağı bir yukarı 2 amut 2 takla beni test ederken, sınıfta kaldım.
A; “Kalk sofradan ltf” ” time out odaya”
Naz ; Tamam , ben de hamur oynarım odamda ( zaten koymuşkafaya yememeyi)
A; Benim odamda bugün o zaman molan
Naz; Olur yatakta zıplarım
A; O zaman banyoya

Ve Naz daha banyo kapısından girerken kapıyı kapatır, omzunu silker, kilidi çevirir…
Ben sakin ama renk uçmuş, yardımcım kapıda yanımda titriyor ama benden çekinip susuyor…
Başlıyorum konuşmaya, oradan buradan, arada “ buradayım, korkma “ diyorum, hiç susmuyorum…Naz her dediğimi yapıyor şükürler olsun, kilidi çevirmeye çalışıyor… Murat yok. Kapıcıyı çağırıyorum, Naz’a banyo minişlerini al tartıya çık akç kg olmuşsun diye oyalamaya devam ediyorum…
Korkma , şimdi kapıdan ses çıkacak diyorum Naz’a, kır kapıyı diyorum Ahmet Bey’e… Deniyor ama kapı sağlam… Çilingir, numara, kaç dakikada gelir falan hesaplarken, kapının esnediği fark ediyoruz… Ahmet Bey kapıyı esnetiyor tüm gücüyle milimetrik alt delikten Naz anahtarı itiyor ama o da ne ? Girmiyor kilide anahtar…

Murat telefonda sökün kilidi, çilingir de onu yapacak diyor, bir yandan yanımıza gelmek için çıkmaya çalışıyor olduğu yerden.
Söküyoruz ama anahtar oturmuyor kilide , yardımcım “Abla, deiiği kapayan ahşabı oysak belki oturur kilit “dedi
Başladım tınaklarımla tornavidayla uğraşmaya, ama susmuyorum hiç Naz’a….

Ve mucize oldu açıldı kilit… Ben de bıraktım kendimi, üstümden kamyon geçmiş gibi… Naz güle oynaya çıktı, şükür olsun… Ağlamadan, sinirlenmeden, söz dinleyerek…
1 saat sonra dökülen sıvaları temizlerken Reyhan, bu sefer kilidi dıştan çevirmiş Naz kızın üstüne… Banyonun önünden geçerken baktım Naz kapıda “ Korkma canım, buradayım “ diye banyo kapısına konuşuyor…

Güler misin ağlar mısın?

26 Ekim 2010 Salı

Değişmeyen tek şey değişimmiş...

Yaz bitti, mevsim değişti, biz de değiştik…

Tatiller yapıldı, hem Naz’lı hem Naz’sız… Hep beraber kısa bir Asos kaçamağı, sonrasında Bayram’la birleştirip, Naz’ı Mersin’e el öpmeye gönderip biz Madrid- Endülüs ve Barcelona…
Tam bir hafta boyunca bizsiz anneannesinde kalmayı başardı. Bu sene korkmuştum oysa, çok aklı selim ve kararlı tavır sergilediği için, bir inat ederse kendimi İspanya’dan dönmeye hazırlamıştım… Oysa çok uyumlu davranmış, son günlerde Ayşe’nin ablası olan oyun kimliğime ithaf ederek “ Ayşe’nin ablası çok güzel, az kaldı gelecek “ diyerek Ayşe’ye teselli vererek ifade etmiş özlemini sadece…
Herkesin okula gitmek istemeyen çocuk sendromu ile uğraştığı şu günlerde, biz okuldan eve gelmek istemeyen Naz’la uğraştık. İkinci haftanın sonunda kendisi tüm günü okulda geçirip, okulda uyumaya karar vermiş olup öğretmeni, müdürü, bakıcısı ve bana rağmen okulda kaldı, okulda uyudu…
Ertesi günlerde okula bırakırken , tüm telkinlerim sonrası nerede uyuyacaksın sorusunun cevabı “ okulda “ idi, ama neyse ki sorunsuz döndü sonraki günlerde.

Ben tam bu da nereden çıktı derken, inancımı güçlendiren bir olay patladı… Naz’ın tonton ayısı , bir tanecik ablası çok acı bir haber aldı, eşini kaybetti ve apar topar gitti…. Ona üzülmekten ve teselli etmekten kendi derdimize düşemedik. Pazar akşamı ablasını uçağa bindirip, Naz’ı sakinleştirip, Pazartesi sabahı çaresi ama bir yandan da çok yukarıdan haftalar önce bir mesaj geldiğine inanıp Naz’ı tüm gün kreşe bıraktım.
Hiç yadırgamadı yavrum… 3 yıl bakıcılarla, üstelik her birinden memnun kalsam da , sık sık değişmek zorunda kalan bakıcılarla, çalışırken aileden uzak bir çocuk büyütmeye çalışan ben , bir kere daha böyle bir çocuğum olduğum için şükrettim…
Yine şükrettim ki anlayışlı ve saatlerimi kendimin ayarlayabildiği esnek bir işyerindeyim… 1 aydır Naz’ı okula bırakıp işe geliyorum, 4 gibi çıkıp kızımı alıyorum…

2 haftadır, babanın yokluğunda anneannem, benim 75’lik ama çınar ağacı gibi güçlü anneannem yalnız bırakmadı bizi, can yoldaşı oldu…

Naz elbette etkilendi... Tabi ki büyüdü, zaten empatik diye düşündüğümüz beyni, daha algılayıcı , daha cevaplayıcı , daha tepkili. Babasının da yokluğu da tuz biber ekti… Benim sinirlerim yıprandı, bazen kendimi aynaya baktığımda tanıyamaz oldum, Naz ‘a bu kadar sert davranabileceğimi düşünmemiştim, üstelik bana en çok ihtiyacı olduğunda… Sonra kendime geldim…

Bir yandan empatik, naif, kırılgan bir yandan da, cinocin… Mesela;

Babasıyla oynarken, herkesin yumuşak tarafını kavramış olan Naz , hemen babasının yanağını sever “ Sen şimdi bana Baby Tv de açarsın” diye oltayı atar…
Aslı’ya “ seni çılgın seni” diye parmak sallayıp şakacıktan kızar… Aslı’yı görünce çığlığı basar, ne olduğunu sorunca da” Çılgın teyze geldi, çıldırıyoz” der…
Sık sık bizi bir araya toplayıp “hadi sohbet edelim” demekte… Argo deyimle “ paso muhabbet” bizimki, nadiren susmakta…
Sabah krepini yerken “ Annecim, gerçekten senin yaptığın krep çok lezzetli, zaten çok severim , bilirsin “ gibi kendinden beş karıl büyük cümleler kurmakta…
Yemeğini yarıda bırakıp “ Annecim…. Ben başka cocuklar aç kalmasın diye onlara bıraktım” diyebiliyor…

Yeni birileriyle tanıştığında “ Merhaba, ben Ayşe’nin annesiyim “ diye tanıtıyor kendini ve evdeki çok sevgili çocukları Ayşe, Efe ve onların küçük kızkardeşlerini tek tek anlatıp yaşlarını , hangisinin büyük hangisinin küçük olduğunu dakikalarca anlatıyor…
“ Bir kitap okumaya ne dersin, dansetmeye ne dersin…” gibi önerilerle bizi dumura uğratıyor.
İnanılmaz bir hafızası var, aylar hatta bir önceki yıl ki olayları bir an hiç olmadık bir anda , tek tek anlatıyor….
Hafızası yeni şarkıları çok kolay öğrenmesini sağlıyor.. Haftada en az 2 yeni şarkı ile sahnemizde, beklerizJ Küçük Ayşe, sonbahar, 2 küçük kedi, kırmızı balık… vs favorilerimiz…
İnatla tutup tutup tuvalate gitmiyor , sonra ufacık damla kaza olma arifesinde zor yetişiyor tuvalete… Sonra bana şunu diyebiliyor “ Anne… Lütfen bana aşk olsun deme, bir damla kaçtı sadece” !!!
Yemek sofrasında “ ama duamızı etmedik “ deyip , okulda öğrendiği şu duayı söylediği gün, fark ettim ki bebeğim büyüdü;
“Allah’ım sana şükürler olsun, soframız bereketle dolsun, yediklerimiz şifa olsun , hepimize yarasın, afiyet olsun”…

Kendimi kaybedip bağırmaya başladığımda , uzun kirpikler altından mahzun mahzun bakıp, kalbini tutup “ Bak anne , kalbimi kırdın, nereden çıktı bu bağırmak” diyebiliyor, ve ben o an kahkahaya boğuluyorum… Sonra da “ hadi benden özür dile “ deyince beni kendime getiriyor…
Bana anneliği, arkadaşlığı, ebeveynliği öğretiyor bacak kadar boyuyla ama pabuç kadar diliyle…

Bir de şu otomatiğe başladığı ağlak “ anneeee anneee” şarkısını dilinden söküp, ebeveyn sağırlığını aşarsak, rayımıza girmemize beş kaldı…

Şimdi 29 Ekim kaçamağı dönüşü, ev- iş- okul… vs organizasyonunu sonuca bağlayıp, kış rutinimize girmeliyiz…

Şunu itiraf etmem gerek, uzun zaman sonra son bir aydır , tüm zorluklara rağmen ilk defa çekirdek aile olmayı hissettim… Bir kere daha şu sözleri tekrarlıyorum;

"Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?" Şems/ Aşk/ Elif Şafak

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Sokakçılar bizi....










Yazdım, yazdım, bir baktım kaybolmuş…
Ama üşenmek olmaz , notları düşmek lazım…

Babasına iyice düşmüş olan bu küçük hanımın, babasının geçen seyahat süresince girdiği sendromu dinginleştirmek için için dişimi tırnağıma taktım, büyük fedekarlıklarla J!! Eve adımımızı atmadık J Hafta içi bile 4 gün akşam sokaklardaydık… Yeşilköy’de açılan Ozsut bizim için harika bir kaçış oluyor, çocuklar parkta biz anneler de yanlarında sohbet, Rönepark^da ayrı bri güzellik, bu sene hiç gitmiyorduk, vesile oluyor gidiyoruz bu aralar…
Florya’da Sesto Senso da çok geniş bahçesi, hamakları çimenlerde çıplak ayak gezme imkanı ve nefis yemekleri ile harika… Biz bu hafta hepsini yaptık… Bizim çete , hem anneler hem de çocuklar çetesi hep beraber takıldık :) Cumartesi akşam bu son halleri…



Akşam üstleri oyun grubuyla parkların tadını çıkaran Naz haftasonu bol bol bana eşlik etti yine. Teyzesi yine Naz’a getirmiş oyuncakları , arada işe gitse de bizi yalnız bırakmadı haftasonunu bizimle geçirdi. Pazar günü olmazsa olmaz yüzmemize de gittik ve dönüşte yemek sonrası evde Toy Story 2 ile sinema keyfimizi de yaptık, haşlanmış mısır eşliğinde…


Bu kadar aktivite özeti yeterli, asıl içerik mühim ;

*Kiraz yerken çekirdeğini de hüpleten Naz , bir panik göbek deliğini çekiştirmeye başlar “ dur bakim çıkarayım çekirdeği” diyerek
*Parktan , başka parka gitme bahanesiyle ayrılan küçük hanım, pardon “büyük hanım” , benzinimizin bittiği ve eve gideceğimizi duyunca koyar tepkiyi ; “ Benzin bittiyse benzin istasyonuna gidelim, eve değil”…
*Teyzesi hamakta ona masal anlatırken uyuklamaya başlasa da “ eee bebeğim” kısmına gelince masalda, uykusundan ayılıp “ ben bebek değilim, ee abla demelisin” diyecek kadar takık küçük- büyük olma durumuna
*Pazar gecesi tuvalete kalktığı için sinirlenip bağırarak ağlamaya başlayan Naz, ışığını açtırıp, benim odama transfer olunca, rahatlar “korkma anne, ben yanındayım “deyip bana sarılıp uyur … Tabi iki saat geçmez yine odasına gider.
*Suflörlüğe aynen devam, “ ne oldu?, sen ne dedin? Sen öyle deyince o ne dedi? “ “ Ayse bana “ üsüdüm” desin “… Kafasındaki dialogları dikte ettirerek yaşıyor adeta…
Kendini ifade etmesi, güveni gitgide gelişiyor… Bazen şikayetlenip bana gelse de, geri gönderiyorum aynen, “sen çözebilirsin” gazıyla, şimdilik işe yarıyor, bakalım …
Aşağıdaki Naz'ın tiyatro ekibi :)


A; Naz’cım lütfen giyinir misin, gitmemiz gerekiyor
N; Ama ben Ayse’yi giydirmeliyim önce, Aaaaa ( seni tiyatrocu seni)

Cimcime seni, cimcime…
Bu akşam da istikamet Rönepark Devrim-Rüzgar'la , hadi bakalım...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Büyüdün be mucize...


Hergün ayrı macera…

Ara verdiğimiz bu dönemde çok değişiklikler oldu bizim “ abla” da , “büyük hanım” da, “ Ayşe ve Efe’nin annesi” nde…
Bunların hepsi bizim Naz, kendisine böyle hitap edilmesinden hoşlanıyor.
Bakıcısı Ayşe’nin anneannesi, ben Efe’nin anneannesi.
Ayşe sürekli Naz’a eşlik ediyor, Efe ise sürekli banyo yapıyor…
Bu aralar aramıza Tonton Ayı da katıldı… Evde sürekli tiyatro durumu var anlayacağınız, yönetmen ve suflör koltuğunda Naz …
Hayalgücüne inanamıyorum bazen…
Geçen gün almış beni karşısına ciddi ciddi “ Tonton Ayı bugün ormanda yanıma hiç gelmedi, çam ağaçlarının arkasında Koca Kurt’la elma topladı” diye heyecanlı heyecanlı anlattı.

Büyüme olayına takılmış kafası, uykularında bile rahat vermiyor, bazen sayıklıyor “ ben büyüdüm” diye ya da dünkü gibi arabada uyuyakaldığı için pijamasını değiştirmemize bile izin vermiyor. Kafayı gözü sağ sola vura vura “ bana bebek muamelesi yapma” diye diye pijamasını kendi giyiyor…

Geçen gün banyoda bakıcısına bizi şikayet ediyordu ; “Anne-baba bana bebek muamelesi yapıyor” diyerek. Babası yanına gidip “ kim ne yapıyor kızım? “ deyince “ Annem bana bebek muamelesi yapıyor”” diye yanıt verdi… Ben gittim” neler oluyor” diye, gülümseyerek koştu yanıma “ Sana krem sürelim mi” dedi!!! Bu yaşta bu yönetme becerisine şapka çıkardık J

Naz Mayıs’ta İğneada gezimizden beri geceleri de bezi bıraktı.. Şimdilik iyi gidiyor. Bakıcısının da bu konudaki hassasiyeti hayatımızı çok kolaylaştırdı. Kazalar arada bir oluyor ama şimdilik geri dönüş gerektiren bir durum yok , bakalım.

Bu yaz sürekli havuzdayız, yağmurlu güneşli, sabah akşam fark etmez haftada 4 gün yüzmeye gidiyoruz ve Naz 3 haftadan beri kolluklarıyla yüzebiliyor… Suya bayılıyor oldum olası ama artık haftasonu, hatta bazen hafta içi akşam da yüzme rutinleri bizi direk yüzme konusunda körükledi… Kendini suya sırtüstü bırakıyor yatıp dinleniyor ve hatta büyük bir azimle gözüne kestirdiği mesafeleri kendi çabasıyla aşıyor… Sonra da saçını kuruturken duş sonrası kucağımda uyuya kalıyor ...


Yazamıyorum gün gün o oldu, bu oldu... Hem fırsat olmuyor hem Naz büyürken ben de değiştim... Bu yaşına dek, hareketlerine , dediklerine takılırken artık karakterindeki değişikliklere takılır oldum . Şaşkınlığa düşürüyor sözleri, şaşırtıyor , düşündürüyor.
Geçen gece uyuturken " kapat gözlerini, iyi şeyler düşün, ne görüyorsun" dediğimde, " Seni görüyorum anne" dediğindeki gibi...
3 yıl dolmak üzere, ve ben inanmıyorum büyüyen mucizemize... Doluyorum doluyorum... Kendime dert ettiğim, sıkıntı yaptığım herşey küçülüyor gözümde...
Sadece iyi ki varsın diyebiliyorum....

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Dün akşam dalmıştın uzaklara…
“Kızım ne var kafanda ?” diye sorunca kafana bakmaya çalışıp “ toka “ diye yapıştırdın cevabı…

23 Nisan’da Sapanca’dayken “ balı yemeğin üstüne ye kızım “ deyince elinle ağzını gösterip “üstüme değil , ağzıma istiyorum” diyen sen gibi….

Böyle anlarda dank ediyor büyüdüğün…

O bardakta değil de , benim içtiğim bardaktan istediğinde…
Sürekli arkadaşlarından bahsetmek istediğinde…
“Ingaaa ıngaa” diye bebek sesi çıkarıp “ ben bebet oldum, sımarmak istiyorum” dediğinde…
Ben büyüdüm, abla oldum dediğinde…
Bu aralar en sevdiğin “Ayşe” bebeğini “ bu sabah okula götüreyim, arkadaşlarımı sevindirecem” dediğinde…
Bakıcını , dışarı çıkarken “ O da gelsin” diye hemen ekibe dahil ettiğinde…
Parkta, sokakta, her yerde, gördüğün her çocuğun arkasından gittiğinde, ve “benim adım Naz, oynayalım mı” diye çekinmeden sorduğunda…
Yanından kaçan çekingen küçük büyük çocuklar “ Ama kimse benimle oynamıyor, neden kaçıyorlar” diye anlam veremediğinde…
Parkta sana vuran bir cocuğa ters ters bakıp, hazmedemeyip arkasından gidip ,omzundan çevirip “ Neden bana vurdun? “diye hesap sorduğunda…
O kafanı emme basma tulumba sallayıp, bize ders verdiğinde “ Anladın mı?” , “ Tamam mı?” diye sorduğunda…
İngilizce bir kelime söylediğinde “Hangi dilde konuştun? “ diye sorduğumuzda , dilini çıkarıp uzatıp “ bu dilde” dediğinde…
Bakıcın “ sen odanda biraz yalnız oyna, sana yemeğini hazırlayayım “ dediğinde “ Anneme söyleyeyim de sana iş vermesin, hep benimle oyna “ dediğinde…

Artık bağımsızsın, bizden çıktın…. Kucağımıza gelmiyorsun bile kendini sevdirmeye… Hem mutluyum özgürlüğünden, hem de korkuyorum hayat seni törpüler diye…

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Uyandım, baktım ki insanlık yine kaybetmiş...

Aslında neler yazacaktım bu sabah, haftasonumuzu, Naz'ımı...
Hepsi boğazıma düğümlendi sabah haberlerini izlerken.
Yutkunamadım, nefes alamadım...


Biz unutkan insanlarız... Filistin'de olanları kınadık, lanetledik ve unuttuk...
Onlar hala orada ateş altında, silah altında bir avuç topraklarını savunurken, Ortadoğu'da bir avuç insanken, birileri kalktı gitti... Genç, yaşlı, çocuk...
Üşenmediler , yüksünmediler, ne işimiz var demediler yola çıktılar.
Ve kendi toprağı olmayan bir ülkeye giden başka bir ülkenin/ülkelerin gemisine/gemilerine, kendilerine ait olmayan sularda saldırdılar...
İnsanları öldürdüler, dünyayla ilişkilerini kestiler, ve bilinmeyene sürüklüyorlar...
Barbarlık değil de nedir, söyleyin...

Elbette İsrail'e ve İsrail vahşetine karşı olmak ile yahudi olmayı birbirinden ayırmak, bir insanlık görevidir... Ben yıllardır yahudilerle çalıştım, çalışıyorum. Onlara tepki vermek , aciziyet sadece... Bunu yapmakla İsraİL'deki ırkçılık arasında fark yok...

Bunun ayrımına vararak yine de ses yükselmeli...
Dünya sessiz kalacak muhtemelen... Peki ya biz?
En azından birey olarak, ben olarak...
Düşünüyorum , düşünüyorum ...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Günler geçiyor, bahar bereketiyle…
Günler uzun, değişikliklere gebe.
Bunca senedir aynı evdeyiz, ilk defa sahildeki parkımızda atıştırmalıklarımızı da alıp hem piknik hem park keyfi yaptık mesela..
Geçtiğimiz faftasonu en kocamanından kaçtık. Mekan Kıyıköy’de… Şirin bir belde, bakir Karadeniz kıyısında…
Naz’ı sosyal hayatımıza her zamankinden daha çok dahil etmeye çalışıyoruz. Akşam yemeklerine, tatillerimize… Biraz akışına bıraktık yani.

Büyüdüğünün farkında. Küçük olduğunun söylenmesinden ya da ima edilmesinden çok rahatsız oluyor… “Ben bebet değilim, büyüdüm ben” deyip iki kolunu kavuşturup sırtını dönüp büzüştürüyor dudaklarını… Bilmiyor ki büyüyünce de bazen “ hep küçük kalsaydım “ diyeceğini…
Giyinmek çooook zor bir aktivite bizim için.. Hayatı oyun, kaçıyor, hopluyor, zıplıyor… İstemediği bir şeyi yaptırabilmek namümkün… Bazen yükselen bir ağlama efekti ile çevresindekileri kaçırmaya çalışıyor, yersen… Bazen biz de ona eşlik edip şarkı söyler gibi aynı efekti tekrarlıyoruz. O zaman ara verip “ 1 salise önce ağlama taklidi yapan o değilmiş gibi son derece ciddi bir edayla “benim gibi ağlama sen” deyip devam ediyor..
Miyav miyav kedi ve hav hav köpekle onlarca hikaye uyduruyor , ne masallar ne masallar… aslında kayda almalıyım, ama onu dinlemeye ve o anı yaşamaya kilitleniyorum, unutuyorum…
Şarkılara çok düşkün, her duyduğu şarkıyı ezberlemeye çalışıyor… Vokal olacak galiba J
En çok hangi cd’yi islemeye çalışıyor biliyor musunuz? Anneler gününde kreşten hediye edilen kendisi ve arkadaşlarının görüntülerinin olduğu cd’Yi… Nasıl bir modellemedir? Neden Caillou’yu sevdiğini onun dışında tv izlemediğini anlıyorum artık…
Arada bir dudup dururken okulda olan bir şeyleri anlatıveriyor, dökülüyor… İçine mi atıyor yoksa süzüp hazır oldukça mı dökülüyor henüz çözemedim…
Sabahları şafakla uyandığı için önce gelip bize sataşıyor, bakıyor ki umut yok ;”siz şimdi uyuyun , ben gidip kahvaltı hazırlıyim, sonra gelirsiniz” gibilerinden bizi avutuyor… Bazen de ayakta uyutuyor.
Dolapları karıitırırken “ne yapıyorsun” a cevap “çikolata arıyorum “ oluyor …
“Yaptığından dolayı sana kırıldım” deyince “ ben de sana kırıldım” deyip sırtını dönüveriyor…
Yemek yeme seansı öğün başına 1 saat sürüyor, doyduğu lokmada pat diye ayaklanıp “doydummm “diyor.
Küçük olmaktan hoşlanmayıp, yavru kedi gibi toparlanıp kucağa çıkıp “ ıngaaa ıngaaa “deyip “ bebet oldum ben “ “su istiyom, çorba istiyom”…vs gibi isteklerini sıralıyor…
Bir küçük adam, tam haşarı bir oğlan çocuğu gibi, zıpır ve esprili. Ama bir o kadar da kırılgan…

Bak bir ana Naz’a dönüyor her lafın sonu..
Büyüdü ya bizim gözümüzde de ara ara geç uykuya yatma, yemek saatlerini bir saat geciktirme.. gibi lüksler yaşıyoruz …
33. ay bitti, geçen gün harddiskteki fotolara baktım… doğru düzgün çıktı almamışız… Değişim dehşet verici, olayın dışına bir adım çıkıp baktığımda mucizevi bir şeye tanıklık ettiğimi görüyorum. Varoluş mucizesi…

12 Mayıs 2010 Çarşamba

11 Mayıs 2010 Salı

Eeeee? Nerede havai fişekler :)

Eh geçti 30 yaş sendromu da...
Çok büyütmüştüm kafamda... Kutlamak adına değil, ama bir gün de şimşekler çakacak, sihirli değnek değecekmiş gibi gelmişti... Patlamadı havai fişekler, aydınlanmadım :) Ama dürrtüm bir kendimi. O iyi geldi. Azıcık kendime geldim...
Üstelik doğumgünü sabahına bir sinagogda cenaze törenindeydim... Daha nasıl aydınlanır insan , nasıl kayıtsız kalır böylesine gözüne sokulan bir mesaja...
Ya da benim mesaj alasım, kendime gelesim vardı, bilmiyorum....
2010'un Mayıs 10 itibariyle yön değiştireceğini umuyorum. Ben anlamam astrolojiden , ama ofisten bir arkadaşım söyledi... 13 Mayıs önemli bir günmüş :) Bakalım... Üstüme çöken, hatırlanmanın ve değer verilmenin verdiği dayanılmaz hafifliğin 31. yaşım boyunca devam etmesini diliyorum...

Güzel bir haftasonuna girişi aslında kızım sayesinde Cuma günü yaşadım... Naz'ın kreşinde aslında gösteri yapılmıyor... Mektup'la Anneler Günü kutlamasına davet gelince şaşırdım aslında... Gidince anladık ki zaten gösteri değilmiş... Tüm veliler spor salonunda toplandık, sırayla bir şiir ve şarkı söylediler bizim için ... Sonra okullarında çektikleri videoları hem bize cd olarak dağıttılar hem de beraber izledik.



Sonra bahçeye çıktık, piknik yapmaya ve aşağıdaki sanat eserlerini görmeye... Hepsi kot ve beyaz T-shirt'liydi miniklerin ... Harika bir deneyimdi, ve benim için ...

Aynı akşam aç, susuz Kavaklı Park'a attık kendimizi, saatlerce, neredeyse uyku saatine dek parktaydık, eee tabi saat 9 gibi açlık krizine girdi Naz, ver elini en favori köftecimiz... İlk defa o saatte yemek yedi.. Ama yedi uyuklayarak, açtı ama mutluydu... Eee tabi biz de öyle...

Cumartesi evde keyif günü yaptı , uzun bir kahvaltı, öğlen uykusunu mütakip salonun ortasında ceviz fındık kırmalı piknik...vs

Gecesinde kızımızı yeni ablasına emanet edip başbaşa şık bir yemek...

Pazar sabahı Anneler gününde burada olan anne ve anneanneyi ziyaret, 4 kuşak hanımlar kardeşin evinde... Naz eksik bu fotoğrafta, kendisi balkon temizliyordu o sırada :)
Sonra tabi Naz'a çalıştık yine, ilk bisikletini aldık kızıma... O arabada uyurken koyduk bagaja, uyandığında parkta görünce çıldırdı tabi ama maymun iştahı 4 dak sürdü... Bakalım sever herhalde...
Kendime de almak istiyorum, çok özledim bisiklete binmeyi ... Çok...
Dün de o kadar güzel doğumgünü mesajları aldım ki , o kadar doydu ki ruhum, ancak bunu bekleyebilirdim 30. yılımın sonunda... Ne kadar güzellik biriktirmişim, ne dolu geçmiş yıllarım... Kızım var herşeyden önce 30 yılımın hamilelik dahil son 4 yılını dolduran... En büyük mutluluğum , en sevdiğim ... En sevdiğini kaybetme korkusunun verdiği, bazen şuursuz ruh halleri de bu işin bonusu tabi.
6 yıldır önümde ya da arkamda değil, tam yanımda duran hayat arkadaşım... Tanıştığımız sene o da 3o. yaşını bitiriyordu, şimdi ben... Belki bu satırları hala yaşıyor ve yazıyor olursam 60'ımızda da yazacağım...
Ailem ve dostlarım... Yıllardır biriken, birktikçe daha da çoğalan, eski , yeni, tanıdığım ya da tanımasam da tanıdık...
Olmuşum ben dedim, olmuşum....
Hayata inat, dertlere nispet, KADERimi kucaklamaya karar verdim... Eee ne de olsa önümüzdeki 2o yıl ileri saymamaya karar verdim , 50'imde de 30'dan geri sayacağım ölmez de sağ kalırsam... Dedim ya kaderimi kucaklıyorum , en kocamanından...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

30...

30 ... Ve bundan sonrasını saymamaya karar verdim :)

28 Nisan 2010 Çarşamba

32 ay...



Gittik, geldik...


Tedbil-i mekanda değil ama beraber olmak da ferahlık varmış...




Bol bol Naz'a güldük... Boyundan büyük laflarına, elini ağzına kapatıp " hıhıııı çok komik, di mi" diye kıkırdayışına, havuzdan çıkmamak için kendini yerlere, pardon, sulara atmasına, "anneeeeee" diye inleyerek gelip minik bir kedi yavrusu gibi sürünmesine, kendini sürekli bana taşıtmak istemesine, tanımadığı masalara sırf parkta tanıştılar diye yaşıtlarının yanına gitmesine ve onaları bizim masaya getirmesine ve bizimle tanıştırmasına, odada vakit geçirmekten keyif almasına, kendi deyimiyle "cıplak cıplak" yatağında dinlenmesine...



Heinz'da artık gediklisi olduğumuz için , kendisine sorulan " başka ne istersin" sorusuna " bal" diye atlayan Naz'a ben " üzerine yersin kızım" deyince eliyle üstünü tutup" üstüme istemiyorum", sonra da " ağzını gösterip "ağzıma istiyorum" demesi artık soooooon noktaydı...


Bir kamera lazım, her anını çeken... Çok esprili bir çocuk oldu. Bebek zaten demiyoruz , ama kreşte resepsiyonda onu teslim ederken , uyandığından beri tuvalate gitmeye ikna edemememden mütevellit kendisine sessizce " çişin gelince öğretmenine söyler misin?" hatırlatmama alınmış olacak ki, dün gelen anneannesi ve benim anneanneme ( Naz'ın büyük babaannesi ama, öyle söylüyor) " Annem bana bebek muamelesi yapıyor" ( evet, evet muamele...) diyebilen bir kişilik oldu... Kendi kararları, doğruları ve istekleriyle bir kişilik...


Artık restoranda o da menu alıyor, karar veriyor... Okula giderken ne giyeceğine kendisi karar veriyor... Resim yaparken hangi malzemeyle çalışacağını seçiyor... Hatta benim ne giymem gerektiğini söylüyor...

Benim kızım büyüyor...

22 Nisan 2010 Perşembe

Mola...

Biraz mola lazımdı bize, çekirdek ailemize...

3 gün kaçıyoruz Sapanca'ya... Endişelerimizin bir adım da olsa uzağına,.. Tedbil-i mekanda ferahlık var mı görmeye :)

Yeni umutlara ,başlangıçlara, radikal kararlara vesile olur belki de...

Sana mektup...

Sana haksızlık ettiğimi düşünüyorum bazen, bazen yeterince iyi bir anne olamadığımı...
Her anne yaşar biliyorum, ama ben çalışan bir anne olmanın hem fazlalığını hem eksikliğini yine uçlarda yaşıyorum...
30 oldum kızım , ama 15'imde gibi uçlarda yaşamaya devam ediyorum duygularımı.
Son 1 yıldır, biraz yorgunluktan, biraz kendi üşengeçliğimden , biraz da kaldırabileceğimden fazla yük taşımaktan omuzlarımda ; seni emanet ettiğim için başkalarına iş dışındayken de...

Gamlı baykuşum ya, gamımı dağıttım çevreme yer yer... Tahammülsüzlük en kötü özelliğim, biliyorum bunu, sana da tahammülsüz olduğum dönemler oldu...

Şimdi yeni bir dönemin başlangıcındayken telafi etmeye çalışıyorum eksiklerimi... Bir bir kendi yüzüme vurarak , belki de cezalandırıyorum kendimi.

Ama en büyük korkum senden çalmak, hep seni seven, senin sevdiklerine ve gözüm arkada kalmayacak şekilde seni emanet etsem de hep bir yanımı sende bıraktım ... Ve hep korktum; sen de bir yanını ben de bırakıyorsun, tam olamıyoruz diye...


Sana verebileceğim en büyük tavsiye; Gamlı baykuş olup , "Akıl planlar kader güler " sözünün doğruluğuna inat gitme... Hep pozitif, hep pozitif ol... Güzel mesajlar gönder çevrene ki, güzellikler sana gelsin... Gül, şimdi olduğun gibi, hep gül... Hayatı bir oyunmuşcasına oyna, bir yarışmışcasına koşturma...
Kimin ne dediğinin önemi olmasın, sadece iç sesinin sesini dinle... Bu lafa inat , biliyorum başta ben, çok ses duyacaksın... Duy hepsini, tıkama kulaklarını... Hepsini süz önce kalbinde, sonra beyninde, tart sonra... Ama unutma gönlün razı olmazsa, beynin kararı verse de tatmin olmazsın... Mutluluk da iç tatminle geliyor hayatına, yaşadım da biliyorum kızım...
Hayat bebekken bile bir mücadele, büyükdükçe mücadele büyüse de , bunu bir oyunmuşcasına karşıla, oynarken yanına sevdiklerini de al... Ben zaten orada olacağım.
Seni seviyorum...

14 Nisan 2010 Çarşamba

Devam etmek lazım...

Nihayet iyiyim biraz daha... Son 2 haftanın en iyi günü.
Birikti ben de damlalar, aştı çağladı sonra da...
Son yazımı okuyunca şimdi, abarttığımı düşünmüyorum, çünkü o da benim bir yanım, depresif ve mutsuz ama benim bir başka tarafım...
Yalnız kalmak dertlerle, yalnız hissetmek zor geliyor bazen... Daha önce de söylemiştim bunu; kötü günümde vah vah 'larla değil, umutla besleyen dostluklar arıyorum... Çokca da var şükür ama aradakiler yoruyor beni...
Hayat ara vermiyor... İş, ev, sorumluluklar aynen devam ediyor... İnsan da her zaman aynı güçte olmuyor... Hepsini kucaklamak lazım...

Naz 3 gün gittiği oyun grubuna 5 gün gidecek, sabahlarını orada geçirecek...
Evdeki yardımcımız sadece gelince Naz'ı uyutacak, sonra sadece bir kaç saat beraber geçirecekler, sonra biz evde olacağız...
Yeni düzenimiz bu... Belki bir kaç ay için de full time okul düzenine de geçeriz, kimbilir... Naz dünden hazır...

Haklısın Yapıncak, uzaklaşmak lazım biraz dertlerden... Ama bunu görmek için de biraz duasını ettiğim umut damlalarından gerekiyormuş...

4 Nisan 2010 Pazar

Yine yine...

Hayat bir ceza mı , hediye mi?
Nasıl baktığına mı bağlı?
Yoksa aslında öğretilenleri yaşarken, kendimizi avutmak için mi, hediye olarak görüyoruz hayatın beraberinde getirdiklerini...
Öylesine, ama gerçekten öylesine geçmiş bir hayat .... Bu olmamalı...
Beklentiler ve eldekiler hesaplaşmasında , sürekli kendini yıpratmak... Bir bilinmeze, "kısmet, hayırlısı" diyerek kürek çekmek... "Sadece benim başımda değil, herkeste var..." diye diye yılları geçirmek... Bu mudur hayattan anladığımız?
Kaliteli hayat yaşamak bu kadar mı zor?
Çekip gidesim var... Üstüm başımdakilerle, yanıma da kızımı alıp... Kilometrelerce yürüyesim, kütüphanelerce kitap okuyasım, saatlerce boş boş durasım var... Ama gerçekten boş, eğer varsa böyle bir şans, gerçekten hiçbirşeye endişelenmeden, üzülmeden , dert etmeden durasım var...

Verdiğin ve şükrettiğim herşeye nankörlük değil bu söyleyeceklerim... Şükretmek için nasihata ya da musibete de ihtiyacım yok ... İnancım sonsuz...
Ama insanım, şişiyorum bazen. Kendimi büyümüş sanıyorum , bir bakmışım küçücüküm.. Verdiğin fani hayatta bana bir kıyak geçsen, 30'umu bitiriyorum bu sene...
Dertlerini az öteye çeksen, nefesimi genişletsen...
İçime huzur damlası bıraksan, söz ben onu yeşerteceğim, söz...

25 Mart 2010 Perşembe

İlk resim sergisi...






Naz'ın ilk resim sergisi ... Parmak boya, pastel ve sulu boya ... 1 haftadır açık, evimize gelenler mecburen ziyaret ediyor, çünkü Naz " baaak, ben yaptım" diyerek herkese gururla gösteriyor...
Koridorumuzu daha iyi bir şey için değerlendiremezdik :)

16 Mart 2010 Salı


Gittik, geldik...

Sıcak havaya, günışığına doyduk...

Gelmiş güneye memleketime bahar, hava 25 derece, bahçeler yemyeşil, çocuklar koşturuyor...


Hala kanguru gibiyiz, kesem olsa girip orada yaşayacak...

Kriz mi, terrible 2 mu... Adı her neyse kış kışşş...

Geldiğimizin ilk sabah ı su istedi yanımda, Şirin getirdi diye içmedi, ben gittim getirdim. Biraz düzelme var ama çzödüm biraz; istemediği şeyleri izinsiz yapınca kızıyor; 4 saattir dokunmadığı simidinden ısırmak, salya sümük gezerken burnunu silmek gibi absürd şeyler, ama olsun, ondan izin alınmadan yapılmş aktiviteler... 2 haftada bu kadar çözebildim.
Çok sevgili arkadaşımın dediği gibi; " alacaksın B vitaminini, bu da geçecek deyip şükredeceksin" , nasıl ama :)

Annem "aklı fazla geliyor" diyor, ama ?? Aslında göreceğiniz gibi tipinden de anlaşılıyor aklının fazla geldiği, nasıl cin cin :)


Diyalaoglar aslında bunun göstergesi olabilir mi? Ya da bu akıl başka yere nasıl kanalize edilir?


***Yerde serilmiş yatan Naz'a " Kalk kızım yerden ltf" denir, Naz da " görmüyo musun , hastayım " der...


***Krize doğru sürüklenen Naz, bakıcısından uzaklaştırılır, çünkü kalbi kadar kocaman bir gururu olduğu keşfedilmiştir.. Büker boynunu kucağıma oturur, diyalog başlar;


Anne; Kızım sen bebek değilsin.

Naz; vız vız vız

Anne; Sen bebeksin bu durumda

Naz; Ben bebek diiiliiiiim, benim adım Naz

Anne; !!!


*** Anneanne; Sen benim kuzumsun

Naz; Ben senin kuzun diiiliiiim, ben annemin kuzusuyum


*** Sürekli kriz geçiren Naz'a , bazen tehditvari yaptırımlar sökmektedir;


Anne; Eğer bebek gibi davranırsan, bebek oyuncaklarıyla oynarsın, mesela boya kalemlerin olmaz

Naz; Hayığ hayığ, tamami büyüdün ben...


Yarım saat sonra Şirin'e;


Naz; Şiğin abla, eğer uslu olursan, ağlamazsan, lüften dersen, boyama yapabiliğsin, tamaaam mı?


*** MErsin'de uzun süredir görmedik tanıdıklarla karşılaştık, herkes öpüşüyor konuşuyor... Naz da annemin arkadşaının paçasını çekiştiriyor "Ben Naz, ben Naz" diye :)


*** Gün içinde arayınca

NAz; Ne yapıyosuuun?

Anne; İşteyim kızım, çalışıyorum, sen neler yapıyosun?

NAz; Uyudum; seni bekliyoyum, beklerken pağmak boya yapıyoyummm




8 Mart 2010 Pazartesi

Kış geri geldi İstanbul'a ve dünyaya...

Sabah ki çamura, evden çıkar ki krize, trafiğe, kocanın gidişine, yine canların telefine inat " Let the sunshine in" dedi radyo...
Öyle olsun lütfen artık...
Her anlamda...

7 Mart 2010 Pazar

Tam 2,5'luk...

2 yaş krizini 2 yaştan önce atlattık, bitti sanmıştım, kazın ayağı öyle değilmiş...
Haftasonu üstümden geçti, anlatmaya bile mecalim yok...
Küçük hanım, oldu bir küçük cadı...
Yenilen simiti geri ver, burnumu silme diye silindikten 20 dk sonra bile tekrarlayan nöbetler, kucağında gezdirler, çekmece düzenlerken çıkan makyaj malzemelerini kullanıp, "çok güzel oldum" deyip silinmesini istememeler, giyinmiiicem, giyiniceeem, kendim giyiniceem, Şirin abla gitsin, hayır gitmesin, gelince gelmesin....

Geçecek, neler geçti, bu da geçecek...
Özüne dönecek, evdekilerin özünü çıkaracak, ama dönecek....

2 Mart 2010 Salı

BİZ


Bir süredir yoktuk aile olarak resimlerde...

2 hafta öncesinden kareler bunlar... Cumt çifte doğumgünlü, hatta 3.süne yetişemenin üzüntüsüyle geçti. Doruk artık 3 oldu...


Bu sefer medeniyete İspanya'ya uçan koca 4 gün gibi bir rekor sürede eve döndü de Pazar gününe yetişti.


Pazar ise ; babaları da dahil ettiğimiz planlı bir Pazar sabahı kahvaltısı ile Boğaz'da başlayan günümüz , spontan bir şekilde Sinem'in ev sahipliği , güneş altı çimlerde yudumlanan içkiler, çimenlerde oynayan bir Naz ve Mert, ve sonrasında bol kalorili bir akşam balık sofrasıyla devam etti...


Okuldan çıkmak için babasının müdahalesi gereken Naz eve ancak Cailolu izleyebileceği söylenince sokulabildi ve sorusu " Annem nereye kayboldu ? "oldu... Tatmin edici yanıt gelmeyince üstündekileri çıkarmadan, montuyla günü geçirdi :)


Koca hala seyahate çıkmadı, şoklardayız... Bugün uçması beklenirken dün gece plan değiştirdi, bu haftasonu da burada. 4 aydır ilk defa 2 haftasonu üstüste beraber geçirdik, hatta 3. sü önümüzde :) Tamam , benim bünye pek ortalarda olmasına alışkın değil, müdahaleci kişiliği ile tanınan kendisiyle bol kıvılcımlı sürtüşmelerimizi şimdilik atlatıyor görünüyoruz :)


Aslı teyzemiz, bir tanecik kardeş kişisi, bizi sık sık arıyor, hatta geliyor. 14 Şubat'ını ona yapışan bir Naz'la geçirmesine ve yine ondan önceki haftasonu Naz onu tuvalet olarak algılamışcasına 3 kere üstüne işemesine rağmen bıkmış görünmüyor, buna da şoklardayız :) ayakta alkışlıyoruz.

Bu aralar bir anlayış ve empati tanrıçasıymış edasıyla teğet yaklaşımları devam ediyor, şoklardayız :) . Ay başı ziyarete gelen kendisi bir ara kendini tutamayıp " pardon , ağzımı kapatmak için bantı evde unutmuşum, siz de var mı? " diyerek beni çuvaldızladıysa da yine de bu aralar takdirimi üstünde toplamıştır...


Ev de müdahaleci kişiliğine rağmen, evin usta ıvır zıvır işleriyle alaka göstermekten itinayla kaçınan kocaya benim takındığım, özür dileyerek söylüyorum domuz tavıra inat, bu aralar ofis taşınmasından ötürü ofisten çıkmayan, tesisatçı, marangoz, elektrikçi, Lectra'cı ve daha bir çok ustayla muhatap olup olma şansına erişmiş olmam da bana KARMA gibi geliyor, şoklardayım :)


Yıllar sonra bir bara girdik öylesine, sallandık, dansettik.. Üstelik bunu fasıl üstü yaptık. 45'lik de tekrar eskiyi yakaladık...

Depresif hallerden çıkıp, baharın içimize kaçmasına , geçen gün bloglardan birinde okuduğum bayıldığım tanımlama gibi ( her kimse ve burayı okuyorsa kendisinden özür diliyorum, yorumlara not bırakılırsa alıntıyı belirteceğim) kafama cemre düşmesine izin verecek gibiyim...

P.S: Postun sonuna ulaşana dek son yarım saatte , günlük güneşlik hava sağanağa dönüştü ... Bana da cam önünde ,öğle tatilinde , son cümleme inat ışıldamaya çalışıyorum....

Posted by Picasa

1 Mart 2010 Pazartesi

30 aylık bir küçük hanım...

Yeni bir ay, yeni bir bahar daha…
Normal seyrinde bir zaman, ama yetişememekten hayata sürekli “ çok hızlı” geçiyor dediğimiz …
Naz 30. ayını bitirdi, artık tam 30 aylık…
Çok değişti, döndü dolandı, artık biraz yolunu buldu. Hep Naz’dı, hep aynıydı, babasının dediği gibi kuralları vardı artık daha da şekillendi su yüzüne çıktı…
Dediğim dedik, özgür, kendine güvenli, inatçı, ne istediğini bilen, mücadeleci…
Bu saydıklarım “ ay ne harika bir çocuk” özellikleri değil, derine baktığınızda “ ne felaket” de diyebileceğiniz özellikler. Ben de normal ve egosu olan ( yok benim egom diyene de inanmam) bir anne olarak bazen bardağın dolu bazen boş tarafından bakıyorum , değişiyor…

Naz da değişiyor…
Dün ben onu bizimle sofrada yemesini cesaretlendirmek için cümleler kurarken, çatalını bana uzattı “ ham yap anneci, ham yap “ dedi, sonrasında da “ aferin sana, aferin” deyince koparıyor.
Bir şey yapmasını istediğimizde “tamam tamam, geliyorum, yapıyorum” gibilerinden bizi telkin ediyor.
Dökülen evin kapı kolunu takmaya gelen kapıcımıza bile “ Sana Calilou açmamı ister misin Ahmet Amca?” diyip taleplerini edilgenleştirebiliyor.
Kırık ayak parmağımdan sonra , düşerek parçaladığım dizimdeki yarayı görünce “ dikkatli olman gerek, krem süreyim de geçsin” diyebilecek içtenlikte…
Her akşam yatağa yattığında 5 seans su isteyen, bebeklerinden kendine yatağında yer kalmayan , bazen masal anlat diye tutturan, bazen de günün özenti yapan bir şahsiyet oluyor. Bazen uyanıp gecenin ortasında hiçbirşey yokmuş gibi kendi kendine sohbet eden bir minnoş o… Her gece kendisiyle beraber beni de uyutuyor ayrı…
Bu sabah 06.30 sularında yine güne başlamaya hazır olan , sonrasında tekrar uykuya dalmaya ikna olan Naz’ın gece görüşü olduğunu zaman zaman ispatlamıştık. Yine bu sabah sessizce, kapalı panjurlu zifiri karanlık odasında, ayak ucundaki şifonyere tırmanmak suretiyle üst çekmeceye saklanmış Cailolu CD’lerini ele geçirmiş vaziyette beni odasına çağırdığında ve “Sana Cailolu açmamı ister misin? “ söylemiyle bri kere daha ispatladı J
Artık her akşam ve sabah giyinmek istemiyor, kıyafetlerini kendisi seçiyor, nerede yemek yiyeceğine karar veriyor, ne yiyeceğine karar veriyor, Cumt olduğu gibi nezle olunca televizyon karşısında battaniye altı uzanıyor ( başka türlü mümkün değil yatmaz zaten) , hatta orada uykuya dalıyor ( annesinin kızı), şefkatle bebeklerini uyutuyor, “bana çay verir misin lütfen”, “ kreşe gitmek istiyorum ltf” tadında kalıp cümlelerle işini yüzdürüyor.
Anlamadığı sözcüklere “ne demek o?” diye merakla müdahale ediyor.
Anneannesinden öğrendiği “balık ol” deyimiyle bize dudaklarımızı balık yaptırıp, oraya bir öpücük konduruyor…
Konuşulan telefona, çalınan kapıya,” kimmiş, neymiş, neden gelmiş”… gibi müdahalelerde bulunuyor…
Büyümüş de küçülmüş…

Ben de sürekli elimde bir recorder’la gezmek istiyorum sanki… 2,5 yıl bir anda hafızamdan kaçacakmış gibi geliyor , hatta hatırlayamıyorum bazen geriye dönük hallerini kendime kızıyorum. Çok yakın geçmiş olduğundan , deyip avutuyor beni sevgili… Bitmeyen bir vicdan muhasebesi annelik, ya da ben mi zorlaştırıyorum bilmiyorum…
Olabildiğimce oldum onunla, bazen kolayına kaçtım, bazen kaytardım ama çoğunlukla oradaydım. Hissetiriyor bana o sıcaklığı, yaşanılan doğruları, ama yanlışlar da var elbet. İnsanız , egoistiz, sabırsızız, onun bu dünyada yeni olduğunu unuttum bazen, kelimenin tam anlamıyla dellendim... Baksanıza hala şizofrenik yorumlarla geliyor gidiyor aklım :)

17 Şubat 2010 Çarşamba

Ofis taşıdık, bitmek üzere... Hala internet yok, telefonlar bugün bağlandı... Ofisin ilk günü harika bir otelde harika sıkıcı bir seminerdeydim... Hani ofiste koli açıp temizlik yapmayı tercih ederdim o kadar söyleyeyim...



Aşkısı Barcelona'ya uçtu bu sabah, bol bol uçuyor çalışıyor....



Kızısı, evde, arada kreşe gidip gelerek gününü geçiriyor... Havalar kendine gelemedi, çocuklar da evde kendilerine, bir düzelse şu havalar...

Anneanne ve Nazın deyimiyle büyükbabaanne geldi gitti... Naz haftasonu onlarla teyzesinde kaldı... Bolca şımardı, 2 gündür acısını ıçkarıyor bizden, başlıca da benden....

Biz Cumt akşam ve Pazar çocuksuzluk yaptık, pek planladığımız gibi geçmedi, ama tabi keyifti...

Ben yine düştüm, ayak parmağım tam iyileşmeden bu sefer dizlerimi parçaladım mesela....

Üstüne grip oldum , ama hala ayaktayım , koşturuyorum...



Hayat hızlı akıyor, akarken beni de sürüklüyor. Cümlelerim de hızlandı hayat gibi, ama düşüncelerim yavaşladı... Az düşünüyorum , az okuyorum... Yine yükselttim duvarlarımı...

Herkesin şahsına münhasır eleştirmemeli tabi, ama gıcıkım yer yer... Empatim zayıfladı ki anlayamıyorum, başka neden olsun ki... Üreten bir ebeveyn olarak tanımlıyorum kendimi son zamanlarda , biraz cüretkar belki ama, aksi sadece zaman harcayanlara anlam veremiyorum. Bu çalışmakla ilgili değil, her insan herhangi bir yerde ya da anda üretebilir... Benim sorunum cidden zamman harcayanlarla...Belki imrenilesi olanlar onlar ama içi boş, cidden öyle. Bencilleşiyor onlar, benden de benciller, ki ben bencilim biliyorum... Kızıyorum onlara, ne hakla , ama öyle işte..

Dünya ve hayat benden bağımsız akıyor ve ben ayak uyduruyorum sanki...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Çanta dökmece...



Devrim mimlemiş beni… Çok in bir blogger olmadığım için mimlerden uzak geçen bir hayatım var. Renk oldu, tşk cnm…

Ben büyük çantaları severim. Geçtiğimiz seneye kadar zeptedemediğim bir çanta takıntım vardı. Naz’dan ve yoğunlaşan iş temposundan dolayı artık aynı çantayla haftalar boyu aynı çantayla geziyorum bazen. Ayda bir boşaltıyorum çantayı fişi, slip..vs ayıklıyorum temizliyorum. Çünkü elime geçeni atıyorum çantama… Hala Naz’la beraberken ya büyük bir çantaya sığışıyoruz ya da sırt çantası alıyorum ayrıca kendimi postacı çantasına sıkıştırıp.

Foto çantamın öz ana parçalarını gösteriyor… Naz’la beraberken 1 set iç dış yedek kıyafet, bence çağın en büyük buluşu,;portatif tuavaletimiz, ıslak mendil, su mataramız ve dışarıda oturmalı eylem gerçekleşecekse resim defteri- boya kalemi setimiz de ekstra olarak ekleniyor…

Gelelim fotodakilere;

1.Murat’ın hediyesi cüzdanım
2. cep telefonlarım, kılıfıyla kendi bir türlü buluşamayan bana ait olan ve bir de işyerimin bana taktığı elektronik kelepçe kıvamındaki blackberry muadili
3. Merkez bankasından çok korunan plazanın güvenlik giriş kartı ( o kadar ki Filiz yanıma geldiğinde kendisinin yanındaki hiçbir kimliiği beğenmeyip, terörist muamelesi uygulayıp, bir güvenlik görevlisi ve benim imzalamam için bir muafiyet belgesiyle kendisini ofisime telim etmişlikleri vardır :)
4. Araba ruhsat- anahtarı ve ev anahtarı
5. fotoğraf makinemiz
6. Halk dilinde selpak :) ve antibakteriyel jel ( kendisi kocanın Uzakdoğu seyahatlerinden yadigar, domuz gribi şüphesi ile baraber ise demirbaş oldu)
7. dudak kremi, bir minik ayna, hediye bir çanta askısı
8. Akbil ve kişisel ajandam ( kafa bir değil iki dünya gezdiğim için içmeden lazım oluyor artık)
Şemsiye son haftalar da kurumayan hava nedeniyle hep yanımda….


İtiraf ediyorum, bu aylık çanta düzenlemesi sonrası kalanlar… Bunun dışında çantanın başından sonundan astarından çıkan bozuk paralar, sodecho fişleri, sigara paketi ( evet tek tük muhabbette içiyorum, otlanmayı sevmiyorum o yüzden taşıyorum, utanıyorum ama yapıyorum)

28 Ocak 2010 Perşembe

İnciler....

Zor birkaç haftaydı … Naz hastalıkta resmen huy değiştirdi… Babası geldi, iğneler vuruldu, Allah eksikliğini vermesin ayın 14’ünde babası geldiği andan başlayarak dostlarımız bizdeydi, yatılı yatısız…
Filom geldi İngiltere’den, Antalya’da arkadaşlarımız geldi.. Jora yeni kankisi oldu Naz’ın… Nina ve Ozi ile aile dostları olduk kısa sürede, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeden…

Eeee bebeğimi de anlamak lazım… Az önce uyuturken masalın ortasında “ Anneeee, babamı istiyoyum” dedi… Sorduğumuzda “babam havalimanında, uçak bekliyor” diye yanıt veriyor… Babasıyla PAzt son konuşması bu çünkü…
Ama biz de zor bir 2 hafta geçirdik bakıcısı ve ebeveyn olarak, büyük sınavdı…
Bu hafta itibariyle normale döndük… Neşesi yerinde, tabi bizim huzurumuz da…

Bizim ki yine inciler döktürüyor, keşke her anını kaydedebilsek;

Hava durumu tespiti; “Soğuk değil, buz gibi”

Kahvaltıda omletini yerken bize çıkışması; “küçük kes , küçüüüük, yiyemiyom”

Emir cümlelerine, anlamıyoruz seni bir daha söyle dediğimizde bilmiş bilmiş; “Anne, süt veriğ misin…. LÜFTEN”

İşten telefon açtığımda“anne sen neredesin, çatalımı alamadım, gelip yardım eder misin?”

Baş edemeyip “babası bir şey söyler misin? “ diye yakardığımda; “baba bana bir şey de”

Her sabah aynı soru mesela; “ anneee bugün beni nereye götürüyorsun?”

“İstemiyorum…” en favori nazımız….

“bugün neler yaptın?” sorusuna cevap; “Bugün seni aradım , aradım,yoktun? “ ya da “ bugün elektrik süpürgesi açtım, çöpü çıkardım”

Yine telefonda “çalışıyorum aşkım” a cevap; “ çalışmaya gitmedin, işe gittin”

Say say bitmez….

Bu arada geçen haftasonu ilk sinema deneyimimizi yaşadık. Tek kelimeyle bayıldı…. Biz de bayıldık, bundan sonra animasyonları takipteyiz ailecek…

Bu arada az önce oyun grubumuz gitti. Rüzgar ve Mert’le kudurdular, yine ayrılmak istemediler… İyi ki bulduk grubumuzu, çok şanslıyız… Eminim yıllar sonra kızım”bebeklik arkadaşlarım” diye anlatabilecek arkadaşlarını… Ben de dostlarım demeye devam edeceğim…

11 Ocak 2010 Pazartesi

Şükür...

Bazı anlar var ki şükürle doluyor insan… Bu haftasonu olduğu gibi …
Yalnızım kızımla çoğu zaman ama en azından bana eşlik edecek parayla da olsa yanımızda olan, bize sadakat gösteren biri var.
En azından arabamız var, derdimize derman oluyoruz kendimizce… İlacımıza, doktormuza, ihtiyacımıza koşuyorum.
Çatışsak da uzlaşsak da, eleştirsek de aynı kandan aynı candan kardeşim var İstanbul’da…
Yakınımızda hastane, cebimizde paramız var…
Aklım ve fikrim yerinde, soğukkanlıyım çoğu zaman, iyi gün dostunu kötü gün dostunu, ya da her ikisinde de dost gerçek dostları ayırtedebiliyorum…

Şükür ki ne şükür…

P.S; Naz’ı Cumt sabah kusma ve ateşle hastaney kaldırdım, serum taktılar minicik eline 6 saate yakın. Şirin gitmedi izine, Aslı geldi… Toparladık 24 saatte ve Pazar iyiydik, ve gözlerim dola dola şükrettim…
Her kusmasında bana sarıldığında “babamı istiyorum” dedi, o akşam evde Calilou izlediğinde ve o babasıyla konuştuğunda “benim babam nerede” dedi… Anlattım, şimdi ben soruyorum baban nerede diye, “Bana oyuncaklar ciciler alacak, güzel okullara gönderecek, çalışmaya gitti” diyor… Merak etme aşkım , iyiyiz bomba gibiyiz J

8 Ocak 2010 Cuma

Güzel bir yıl olsun...














Yeni yıla İstanbul- Çamyuva- Belek-Ankara- İstanbul rotasyonunu 5 günde kuş misali gezerek girdik… Ailece gezmeyi seviyoruz, umarım yeni yılda böyle keyifli gezerek geçer…
Naz bu sabah da güne başlarken “ Anneeee , nereye gidiyoyuz ?” dedi

Bu sene yeni yıl kutlamaları Sinem’in erken yılbaşı partisiyle zaten harika başlamıştı, bkz…
Çarşamba kızımız anaokulunda kutladı yeniyılı, eve bir geldi ki uçağa az zaman kala, üst baş faaliyet … Hemen değiştir, paketlen uçağa… Uçakta 1 saat beklememize rağmen yine de sıfır uyku ve az bir mızıldanmayla ulaştık Antalya’ya Nina ve Oğuzhan karşıladı bizi doğruca Kemer-Çamyuıa’daki evlerine… Onarlın hayatı burada uzun uzun anlatmak istemiyorum ama kısacası biri Rus, biri Türk, evliler ve 4,5 yaşında mükemmel bir oğulları var… İkisi de birbirinin ülkelerinde bir hayat kurmuş , iki ülke ve ev arasında gönüllü bir çarpraz hayat en ilginci ve takdirlik kısmı bu…
Akşam süper bir balık mangal , harika bir yeni yıl pastası ve tüm sıcaklıklarıyla ağırladılar bizi, tabi hem Nina hem ben çocukları uyuturken uyuya kalmışız gecenin sonunda J
Ertesi gün kahvaltından sonra Belek’e otelimize geçtik… Calista başarılı bir tatil komplexi, bizim gibi tatil köyüne gitmeyen bir aile için bile doyurucuydu… Güzel yemekler, güleryüzlü servis, çocuklar için güzel bir park ve mini klüp, harika bir SPA…
Yılbaşı gecesi için çocuklara ayrı bir parti haırlamışlar. Bizim minik 20. dk ağlamış , hemen kendi balomuzdan kalktık gittik, ne bizimle baloya gelmek istedi, ne de partide kalmak… Mini klüp öğretmenleri partinin yan odasını yataklarla hazırlamışlar, saat 21:30’da Naz o odada masal dinleyerek parti kıyafteleriyle mışıl mışıl uyudu da biz de onun huzurlu olduğunu bilerek huzurlu bir parti yaptık…
Jora ve Naz hemen kaynaştılar…Jora zaten kardeş istemeye başlamış, Naz ondan oyuncaklarını aldığında ya da canını yaktığında hiç ama hiç ağlamadı bile… Bu kdar uyum sağlamaları mükemmeldi.. Jora mini klupte onları bıraktığımızda Naz’ı göremediğinde gidip öğretmenlerine hemen “ Naz nerede” diye sormuş durmuş, kardeş ya da kuzen olup olmadığını sormuşlar… tüm tatil elele gezdiler, biri yemek alırken diğerine de aynısından almamızı istediler, yan yana odalarda kaldık, sürekli biri diğerinin odasında oynadı… Tabi bu durum biz anneleri de çok mutlu etti ve rahat ettirdi…
Son dakika kararıyla yönümüzü Ankara’ya çevirdik Cumartesi akşamı ve 24 saatliğine Ankara’ya gittik… Dayımı gördük, Naz ablalıyla süper vakit geçirdi, kudurdu, Yeşim bizi sürekli besledi… Naz ilk defa otobüse bindi dün gece dönüşte bilet bulamayınca İstanbul’a ve bugün babamız yine seyahata gideceği için…5 saatlik non-stop bir otobüste benim kızım beni yine utandırdı… 2. saatin sonunda uyumuştu, ve eve yatağına kadar da uyanmadı ve ben neden kısa mesafelerde kendimiz öldürürcesine havalimanlarında ya da araba kullanarak süründüğümüzü düşündüm durdum J Benim için de nostalji oldu üniversite’den sonra ilk otobüs seyahatim…
Bu 2010 yılbaşının anısına not düşülmüş bir yazı, duygular, olanlar, durumlar…az sonra….
Bu sene daha paylaşımlı bir yıl olacak…..