31 Aralık 2008 Çarşamba

Mutlu mutlu mutlu yıllar...


Gecen sene blogu boşlamıştım bu zamanlar, şimdi hayatımın bir parçası... Şu saatte uyku tutmamışken bana yoldaş... 1 yıl önce bugün evdeydim, iznimin bitmesine az kalmıştı, Marina aramıza bir kç gün önce katılmıştı... İlk defa çekirdek aile olmuştuk ve çekirdek aile kutladık yeni yılı, Naz'dan sonra ben de uyuyakalmıştım ama olsun ... Yeni yıl şekeri yapmıştık Naz'dan fotoğrafındaki gibi kırmızı kırmızı kendimize, yemiştik akşam... Daha yavaş geçiyordu sanki günler, maratona alışkın ben, bir mola vermiştim sanki... Sonra bir bakmışım 2008 bitmiş, yenisi gelmiş.... Ben sanki yeni farkına varmış gibi bu son günü 24 saat yaşamaya çalışıyorum, bu sabah şikayetlendiklerime inat bir sürü şey sığdırdım geceye...
Zor günlerimiz çoktu şu biten yılda ama şükür ki bir aradaydık, aşkısı ile, yavrum ile, ailem ile... Ve yine şükür ki BİR giriyoruz yeni yıla.
İstekler şelale , akar akar bitmez;
Huzur olsun, beraberlik olsun, barış olsun, mutluluk olsun, para olsun, seyahat olsun, ev olsun, yenilikler olsun, iş olsun, güzellikler olsun...
Özüne gelelim;
Aileyle ve dostlarla bir olsun...
Blog sayesinde görmesem de sıcacık insanlar tanıdım sıcaklıklarını hissettiğim, öğrendim, paylaştım, rahatladım , yalnız kalmadım... Zaten tanıdıklarıma , dostlarıma , aileme bizden onlara bir köprü yaptım.
İşte bu sebepten bu sene daha çok kişiye " MUTLU YILLAR" diyebiliyorum ne güzel...
Not: Bu sene pembe şeker yapacağız akşama kırmızı yerine :)

30 Aralık 2008 Salı

Yeni yıl bana da gel...


Hızlı geçen bir yıl gidiyor, yenisi geliyor. Umut umut bezenecek, planlar yapılacak, şekillendirilecek ... Ama bende bir rehavet durumu, derlenip toplanamıyorum- evi, işi, ilişkilerimi ve beynimi. Havada biraz herşey... Kafamda planlar, alınacaklar, satılacaklar, verilecekler, değiştirilecekler, talepler... Bayılırım zaten “ outstanding list” lere , yapar yapar çöpe atarım... Oysa diyordu bir kitapta” kendinize tutabileceğiniz küçük sözler verin ve yapın” ama gerçekleştirmeye enerjimi toplayamıyorum. Naz’dan sonra akşamları biraz sohbet, biraz internet, biraz görsel medya ve bitti zaten gece...
Yukarıdaki ağaç da “ to do list”te Nazoşla, yapacağız inşallah yarın ...Akşama dostlar gelecek , yiyeceğiz, içeceğiz, güleceğiz, muhabbet edeceğiz, oh oh oh....

29 Aralık 2008 Pazartesi

Mızmızım, mızmızsın,mızmızız...

Haftaici kar, haftasonu soguk tıkıldık kaldık eve. Alışveriş merkezi falan hastalık yuvası, daha da önemlisi karınca yuvası, insanlar üstüme üstüme geliyor. Parka cıkamadik ıslak havada. Kurtlu Naz iyice kudurdu tabii.... Son 4-5 gündür tepe yapan mızmızlık ve bağırma olayını dişlere vermek istiyorum, azılar kabardı diye, yok huy değişikliği varsa ayvayı yedik. O bayıldığım " anne" kelimesi istediklerini ifade etmek için oktav oktav yükseltilerek kullanıldığında benim de sabır katsayım oktav oktav düşüyor. Kızıyorum sonra kendime gerildiğim için, herkesi gerdiğim, kendimce Naz'a az kalsın küsmeye yeltendiğim için. Marina 'nın dediğine göre yalnızlarken bağırmıyormuş pek, bize mi tepkisi bilemedim gitti. Yavru kuş babasının " Naz yeter" uyarısını bile o kadar ciddiye alıp kafayı gömüyor ki en yakın yastığa ya da kucağa,içim sızlıyor ama arada sınırlarını da bilmesi lazım . Yemek yerken ne varsa mutfakta masasına toplamak istiyor küçükcadı ve tatmin olmuyor... Bak şimdi evi aradım, hanımefendi bağırmıyormuş bugün, kesin bize yapıyor.



Bu haftasonu oyun grubumuz vardı. Bu sefer Devrim-Ruzgar, Neslihan- Doruk da katıldı Naz ve Mert'e... Önce Naz'ın odasında birbirlerine alıştılar. Sonrasında beraber lego, oyun hamuru ve kuru boya aktivitesi yaptılar. Bugüne dek gerçekleştirebildiğimiz en kalabalık gruptu, buna rağmen konsantrasyon süreleri oldukça uzundu. Ara ara paylaşamamalar olsa da anneler olarak çok ustaca arabuluculuk yaptık :) Mert hepimize oyun hamurları, Doruk ise tahta puzzle'lar hediye etti. Saat 11:00 de buluşan grup 2 saat dolu dolu oyun oynadık. Saat 13:00 gibi öğle yemeği olarak domatesli makarnalarını yemeye çalıştılar. Bu hafta tembellik yapan evsahibi ben geleneksel havuçlu kekimizi yapamadım :( Hala bir masa-sandalyemiz olmadığı , Ikea'nın stokları yine bittiğinden, için tüm aktiviteler yerde gerçekleştirildi. 4 bebeğe parmak boya aktivitesinde yerde ve salonda mukayet olamayacağımız kararı çıkıp, parmak kuklalara sıra gelmediği için bu aktiviteleri bir başka grup toplantısında hayata geçireceğiz. Uykusu gelen Doruk ve Neslihan daha erken ayrılsa da kalan anneler ufaklıklar serbest vakit geçirirken kısa bir kahve keyfi yapabildik. Birbirlerine el sallayan minikler haftaya anneler becerebilirse tiyatroya gitmek üzere sözleştiler... Yine eğer anneler becerebilirse 02.01.09 , Cuma öğle yemeğinde bebeksiz anneler oyun grubu yapacağız, bu da bizim kendimize kıyağımız olacak bu hafta....

25 Aralık 2008 Perşembe

Naz- Marina birlikteliğinin yıldönümü

Marina grip gibi , bir geldim maske altında geziyor, Naz'dan kaçıyor, kovalamaca oynuyorlar, bayılıyor benim kızım hatuna... Naz uyudum numarası yapıp, ben uzaklaşınca " cee" yapıp gülme ve sinir arası bir yerde vazgeçip uykuya daldı da şöyle iki lokma yedim keyifle.
Ben Marina'ya ilaç veriyorum kendini toplasın diye az önce, bir baktım o gelmiş elinde battaniye yine salonda uyuyakalırsam üşümeyeyim diye...
Tamam 24 saat evinde bir yabancı zor çok zor, ama işimiz ve şartlar itibariyle bizim için doğrusu bu idi. Marina yarın itibariyle tam 1 yıldır bizimle... Alıştık, sevdik, aileden oldu, hep yanımızda... Her ailede olduğu gibi zor geçen günler de oldu ama yine de şükrediyorum kızımı değişik insanlara bırakmak zorunda kalmadığım, insaflı, olgun, ilgili ve şefkatli birini bulabildiğimiz için.
Nazar değmesin , maşallah, tüüü tüüü tüü.

Gönül nasıl fethedilir?

Anne her zamanki gibi Marina'nın kucağında kocaman bir gülümseme ile kapıda karşılanır. ( bkz 1) Arkamdan " daha şimdi geldin nereye" çığlığı basan Naz bırakılamaz, el ele banyoya gidilir eller yıkanmaya . Sonra başlanır azılmaya... Kovalamaca- saklambaç- çekmece boşaltma- gıdıklanma... Buraya kadar yemek saatine kadar standart. Ama dün...

"Çiçi bebek" alınır, göğsüne bastırır Naz... "nen nen" yapar sırtı sıvazlanıp yatağının parmaklıklarının arasından yatağa sokmaya çalışılır. Hemen Naz'ı ve kucağındaki oyuncak bebeğini kucaklar anne, yatağa koyar ikisini de. Aslında kendisi de girmek ister ama doğum sonrası kilolar verilmiş olsa da güvenemez kendine. Naz Çiçi'yi yatırır, pat pat vurur annesinin ona yaptığı masajı taklit ederek, bebeğin oyuncak emziğini vermeye çalışır, katlanmış duran battaniyeyi açar ve üstlerine örter, yüzüstü yanına yatar ninni söyleyerek...



Ya ben duygulanmayıp , kaptığım gibi nasıl içime sokmayayım bu kızı...
Dün bunun arkasından yemek, banyo rutini vardı. Bir gün yiyip bir gün yemediği harika sebze çorbasını yemekten saymayan Naz, ocağın üstündeki makarna ve köfteye " mama mama" çığlıkları attı, cool kızım açtı kitabını , somurttu, çorbaya bakmadı bile . Tavra bak sen... Ben yedim bir guzel çorbayı.
Banyoda ben jakuzinin oturma kısmında oturuyorum Naz'ı tutuyorum ( ya da çalışıyorum) ayakta, Marina'da onu yıkıyor.... Ama son 2 banyodur Naz da beni yıkıyor, tam izlemelik... Elini batırıp batırıp sabunlu suya bacağım, kolum yüzüm, saçım ...beni yıkıyor " annne anne" diye diye. O ıslanacak akşam akşam, ben kuru , ne biçim haksızlık tabi...
Daha güzel ve özel günlerimiz de olacak, ama her gün " en özeli ve güzeli" bugün dedirttiğin için teşekkürler canım kızım...
  1. Arabanın motoru durduğunda ve kapı zili (yani zırt pırt kapı çalan kapıcımıza çözüm en kısa ve kısık seste zil ama yine de fayda etmedi) çaldığında bizim cimcime kucağa zıplıyor. Tutunmak istiyor. Geçen gün kapıyı açtım zil sesini tanıttım, korkmasın diye... Beraber zile bastık, sesini dinledik ama bu seferde kapıyı kapatınca " neden efendim kısa sürdü oyun " diye kapris yaptı küçük hnm...

23 Aralık 2008 Salı

15,5. ayda Naz

    Daha önce yapmalıydım ama dr kontrolun Bayram nedenyle gecikmeli oldu, ben de eş zamanlı yazabildim kendime ve tarihe notlarımı. Artık başlı başına Naz'sın. Huyun suyun, alışkanlıkların aynı...
  • "Anne" kelimesinin her tonu, her vurgulamayla ( mahçup, sakin, özlem dolu, oyuna çağrı niteliğinde, sitemli hata kızgın ve genç kızlık günlerini bana şimdiden yaşatır havada) çıkıyor... Ama "babbba" gayet kibar, hep cilveli, hep aynı özenli tonda... Eee baba-kız aşkı, normaldir.
  • Dans etmek ve müzik vazgeçilmezin... DVD'ye koşarak gidip " aç aç" diyerek başlıyorsun ellerini sallamaya. 2 işaret parmağı havada ve dizlerin üstünde yaylanmaa ek olarak 2 haftadır yılan gibi kıvrılma suretiyle, omuzlarını figurlere dahil etme ve etrafında dönüp dengeyi kaybetme suretiyle enteresan bir doğu-batı sentezi çalışmasındasın. Annen de bayılır dans etmeye, çok eğleneceğiz çoook...
  • Özgürsün, bağımsızsın, korkusuzsun. Küçük cesur yüreğim... Sen istemezsen sarılamayız, istemezsen öpemeyiz, elinden tutamayız, kucağımıza alamayız. Bağımlı bir bebek değilsin, uyumlusun bu huyunu seviyorum.
  • Seni görenlerin de yorumu, bence zaten öyle; çoook pozitif ve güleçsin. BUgüne dek utanma dışında ( başını omuzuma gömersin) agresiflik ya da tepki verme görmedim 3. şahıslara, hatta fazla samimisin. Özellkle tüm çocuklar gidip sarılıyorsun, parkta bile. Canım kızımmmm...
  • Sürekli uçuyorsun, koşuyorsun. Marina'nın dediği gibi " küçük kelebek"sin
  • Kendince komiklik yapıp ( ceee, korkutma, saklambaç ve kovalamaca) bizi güldürünce, yapmacık kahkahalarla bizi taklit ediyorsun göbeğini tutup, 2 ye katlanıp.
  • Kapalı kapılara tahammülün yok. Ev içi, sokak kapısı farketmez tüm kollara itina ile asılınır.
  • Sokak kapısına gidip " aç aç" " dışa ( dışarı) diyorsun
  • Şampiyon deyince eller havaya... Dans değince iki işaret parmağı havada...
  • Neredeyse tüm cümlelerimizi anlar gibi davranıyorsun, ya zamanlaman iyi ya da cidden anlıyorsun. Herşeyi işaret edip " nerede" oununda beni hiç cevapsız bırakmıyorsun.
  • Kraker ve havuçlu kek yiyorsun, diğer atıştırmalıklarla işin yok. Su, süt ve rezene çayı dışında sıvı tüketmiyorsun...
  • Mama sandalyesine ya ekmek ya da krakerle kandırıp oturtabiliyoruz seni. Mutlaka yemek tabağına 2 kaşık konuyor, biri senin yemen için diğeri bizim yedirmemiz için.
  • Kullandığın kelime sayısı her gün artıyor ( anne, baba, teyte, mama, meme, dut (süt) , ver, al, gel, git ( bunları olumsuzlarını da kullanıyorsun), aç, attı, düttü, bitti, gitti, bak, mav mav ( kedi) hav hav (köpek) , cici( beğendiğin kıyafetlerin), baca ( bacak), nen nen ( uyku), otu ( otur) ,dede,çiçi(çicek), bitab ( kitap)... " Baba geldi" gibi cümleciklere de başladık. Bir tek " su " demee direniyorsa ve genzindne o utkunma sesisini çıkarıyorsun.
  • Mandalina kelimesi yasaklı kelime, der demez mutfak masasına saldırıyorsun. Yemek yerken mandalina istemek için yarım bırakıyorsun yemeği.Kapalı balkona saklar oldum mandalinaları
  • Koltuk minderine başını dayayıp seni gıdıklaman için gel, gel diyorsun. Karanlıktan korkmuyorsun, gidip odanın ışığı kapalı olsa bile saklanmaya çalışıyorsun.
  • Tüm çekmeceler nasipleniyor. Özellikle çorap ve body'lerinn durdukları, sürekli dağıtılıyor, evin her yerine taşınıyor...
  • Legoları sevdin son günlerde oturup 10-15 dakiak oynuyorsun. Başak burcusun ya, illa ikili legolar ikililerin, tekliler teklilere takılıyor ...
  • Salonda duran dergilerimiz en büyük oyuncağın, bıkıp usanmadan çeiriyorsun sayfaları. DVD kutularını ve dergileri evde taşıyıp duruyorsun.
  • Kakan konusunda tuvalet alışkanlığı sayesinde rahat ettik . Kakan gelince ıkınıyorsun, belli ediyorsun, tuvalet adaptörüne koşuyoruz beraber, tutamayıp beze az yapsan da tuvalete kadar sabretmeye çalışıyorsun. Zorlamadık, kendiliğindne oldu...Darısı çişine.
  • Vücudun hala alerjik. Kuruma, kaşıntı, arada kızarıklık. En kısa zamanda cildiye uzanına gidilecek.
  • Çay istesen pekmez çayı, kola desen pekmez çayı... Pek istemez oldun , hala ilaç gibi günde 1 kaşık devam.
  • Kavgacısın, istediğii almak için ağlamadan bır bır anlatma , olmadna hafif bir dırdır, ardından bağırma. Hepsi Naz'ca...
  • Arada sahte ağlamalar olmaya başladı, nasıl yapacağız da önüne geçeceğiz bakalım. Okumak lazım.
  • İlk defa oyun hamuru ile tanıştın çok sevdin. Ede yaptım, ilgilenmemiştim, en azından artık daha az yemeye çalışıyorsun...
  • Son kontolumuzde doktorunu bile dehşete düşürdün hareketliliğinle ve zıpırlığınla. Boyunu ölçebilmemiz 10 dakika aldı. Ağlamadan nasıl da kavga ettin, şaşırdı kaldı kadıncağız:) ğlan çcuğu gibi iki morluk var suratında zıpırlığının eser, nasıl oldu bilmiyoruz kendin oynarken yaptın galiba ve ağlamadığın için...
  • Korkusuzluğuna rağmen araba durup motor sesi bitince ya kucağa çıkma istiyorsun ya da elini tutmayı
  • Frank Sinatra dinlerken arabada ciddileşiyorsun, gülmüyorsun ve koltuğuna bile dokundurtmuyorsun.
  • Aliş, Çiçek ve AYşe'yi uyutuyorsun " neen nen" diye, emzik veriyorsun. Kendin de bazen elinde ne varsa havlu, t-shirt, yastık.. vs serip üstüne yatıveriyorsun...
  • Artık işe giderken anlatınca ne zaman gidip , geleceğimi ağlamıyorsun, her ne kadar başta dirensen de, hata bazen el salıyorsun ama Cumartesi Pazar biliyorsun evde olduğumu ve , bana yapışıyorsun.
  • Bazen kendiliğinden gelip sarılıyorsun, çoğu zaman izin vermezken , öpmeye çalışıyorsun " cici cici" diyerek, tüm ağırlığınla kendini kucağıma salıveriyorsun... En çok buna bayılıyorum... En çok da bu huyunu seviyorum...

Edit;

  • Ben de otorite falan kalamdı ama baban parmağı havada "hayır" deyince başını bana gömüyorsun, sonra sessizce parmağını ona sallıyorsun :)
  • Bazen kızınca mama sandalyesinde ne var ne yok aşağı atılıyor, o anlar sessizce bekliyorum inatlaşmak anlamsız, hep sen kazanıyorsun nasılsa, bari otoriteyi iyice yerde süründürmeyeyim di mi?

18 Aralık 2008 Perşembe

Mandalina, uyku, biz...

Favori meyvemiz mandalina son 3 aydır. Meyve suyu içiremediğimiz Naz beni yanılttı ve ilk andan itibaren sevdi mandalinayı. Önceleri hep suyunu meyve püresine katmıştık, son aylarda suyunu akıta akıta rezil bir şekilde yemeyi sever oldu. Evde kaçırıyoruz yemek saatleri önünden, genelde mutfak masasında durur bol tüketilsin diye ama, artık üstünü örtüyoruz, görünce " man man" onu işaret ediyor , öğününü yemek istemiyor. Ayıla bayıla yenen elma armutlar unutuldu. Varsa yoksa mandalina. Bazen öğünlerin üzerine de hüpletiyor... 2. favori muz, 3. üzüm... Ama yakında bunları da reddedebilir. Bir bir kabuğundan ayrılıyor, tanelenip veriyor bize, biz de yemesine yardımcı oluyoruz, ona kalsa tüm tüm yutacak çünkü. İlk aylar hızlı çıkan dişler hala 8 adet, azı dişi yok, her şey lop lop mideye. Tıkanmaya da müsait, her an tetikteyiz o yemek yerken su içerken... Çıksa şu dişler de biraz rahat nefes alsak...

Bu gece beraber sofra, yemek diye tutturmam, ardından sofra sonrası kaçınılmaz hale gelen banyo, biraz süt , biraz emme derken 21:0'i geçen uyku rutinimiz enteresan şekilde son buldu. Naz memede, kitapla, ninni, masaj ile sakinleşmeyip, oyun oynama durumuna devam ederse, ki bu yatağın her yanına dengesini bulamayan bir şekilde tırmanma zıplama şeklinde ortaya çıkar ( çalışan annenin en büyük derdi- bence tabi- çocuk anne gelince benim annemin tabiriyle sarı sakız gibi anneye yapışır, tuvalete göndermez, yanında ayırmaz- atar ister tekrar atar- kaldır der, kaldırırsın yere koy der, bitmeyen bir oyun talebine girer..vs bu böyle uzar gider ta ki vicdan ve anne otoritesini birbirinden ayırabilecek bilince ulaşan anne, ki bu bir saaten aşkın süre alır- ağırlığını koyana dek) Marina gelir ve ben odadan çıkarım. Ya Marina uyutur ve 2 dakika sürer, oynayacak kimse olmaynca uyumamanın ne anlamı var değil mi? Marina olmasa baba olacaktır yardıma çağrılan çünkü iş zıvanadan çıkmıştır, inatlaşmaya, kendimi ve Naz'ı sonu olmayan ve genelde kontrolu kaybetme noktasına getiren bir kısır döngü başalamıştır. Bu nadir olur, ama olur... Ne ben biyonik, ultra güçlü bir anneyim ne de Naz bunu bilinçli yapıyor ( aslında şüphelerim var Naz konusunda :)) Bu hiç kontrolu kaybetmiyorum demek değil elbette, ben de normal bir insanım yani...
Neyse, dün gece keşfettiğim yeni uygulama şöyle; zifiri karanlık da olsa, gece lambası, koridor ya da en yakın oda ışığı gibi tüm loş ışıkları kapatıp, yetmedi odanın kapısını da kapadım. Mutlak sessizlik, Naz da sustu. Elinde çorabı, ağzında uykuya geçiş demek olan emziği, bana sarıldı. Yatağına koydum, parmaklığa dayandı yine , hııhhh olmadı yine beceremeyeceğim bu ufaklığı uyutmayı dediğim anda sarıldık sessizce. Ve popoyu havaya dikme, amuda başlangıç, çorabı at, ver ... vs olmadan sere serpe uzandı, masajını yaptık, 10 dakikada uyumuştu. Ben muzaffer bir edayla çıktım odadan...
Normalde her gece evdeki tüm nüfusla, misafir varsa misafirle de vedalaşır Naz,çayını ya da sütünü içer, dişlerini parmak fırçası ile fırçalarım, öpülür , iyi geceler dilenir ona, o da el sallar kocaman gülümseyip. Bu gece dün geceye ek olarak kapıyı kapadıktan sonra , bana baktı kucağımda el salladı, ben de ikiletmedim hemen yatağına koydum, yine sarıldık parmaklıklarda ( ah o parmaklıklar belimin sebebidir)ve dünün yarı süresinde uyudu. Tamam saatin etkisi de var ama ben çok etkilendim, " büyüyor" dedim, sarılmayı , iyi geceler dilemeyi biliyor , anlıyor anlamlandırıyor hepsini benim için yeniden dedim, yine gözlerim doldu ... Ne olduysa bana pek bir duygulanıyorum bu aralar...
Uyuma, uyutma başarısı, kendi kendine uyuyan bebek... vs hırslarım yok. Elbette öğrenecek kendisi uykuya gitmeyi, gece uyandığında kendisi suyunu içip uyumayı, ama şu an bize ihtiyacı var. Uyanınca yardım istiyor, uyuyana kadarbiri yanında masaj yapsın istiyor , şu halimle bile ben de isterim :) İlerde bakıp niye yazdım ki ben bunları demem herhalde; sonuçta kendime not, Naz'ıma not... Büyüdüğünde nelerin bir anneyi heyecanlandırabildiğini hatırlayıp , kızıma anlatabilmem için not...

Yok ben kısa yazamıyorum, fırsatım olmuyor, üseniyorum, sonra bir bakıyorum dökülmüs pıtır pıtır klavyeden kelimeler.

17 Aralık 2008 Çarşamba

Sadece Naz raporu ...

Pazartesi zordu , kızımdan ayrılmak zordu, tatilden sonra işe dönmek zordu... Ama özlemişim de çalışmayı bir yandan. Ne biçim bir ruh halidir bu, kendimde miyim neyim?
Yazasım yok Naz'dan başka bir şeyler bu ara...
Güzel geçti tatilin son günleri...Cumartesi spontan arkadaş ziyareti , akşam bol film keyfi, Pazar süper bir havada parkte yürüyüş ve oyun, ardından beraber ilk pazar deneyimi... Tüm sebzeleri meyveleri kokladı, elledi, eline alıp bırakmadı :) Ama pazardaki çocukları görmek için sürekli beni itti durdu... Süper insan canlısı oldu. Bayılıyorum bu haline. Oysa o kadar sık dışarı çıkıp, çocuklarla bir araya gelemiyor, biraz yabami olacağını bile düşünür olmuştum.
İlk yaşın sonunda hafif ısırma ve vurma denemelerini, " hayır öyle sevilmez, böyle svilir; ciciii cicii" diye okşamalar dönüştürmüştüm bir süreçle... Şimdi sevdiği şeyleri okşama hareketiyle " ciciii cicii" yapıyor, parktaki çocuklar, arkadaşları, yeni elbiseleri dahil:) Parkta her çocuğun yanına gitti bıdır bıdır, okşamak istedi, kaçanlar ya da ona avurmak isteyenle roldu, gülümsemesi hiç kaybolmadı, peşlerinden koşmaya devam etti, sarılmak istedi...
Sıcakkanlı miniğim benim :)
Bir telefon sevdası gidiyor son haftalar da. Eline ne geçse ( corabı bile) telefon gibi kulağına dayayıp başlıyor çenesi iyice düştüğü için uzun uzun cümleler kurmaya... Çok konuşuyoruz önünde galiba telefonda ( maalesef) ama elden ne gelir. İş amaçlı telefon çok çalıyor, aileler uzakta...
" Ath ath" televizyonun başında. televizyon izlemek için değil,müzik cd'sini açmam için. " th" özellikle yazdım. İngilice'de "th" telafuuz eder gibi " aç" diyor- komik.
Kapıları da açıp kapama sevdası var bu aralar. Bulduğu , hangi delikten çıktığını bazen bilemediğim objeler evin içinde sürekli" Naz transit " ile seyahatte.
Pırr pır kelebek durumu devam, umurunda değil dünya bazen. Popoda kurtlar fıkır fıkır, hergün artıyor. Buna papağan durumu da eklendi, sürekli tekrar ediyor kelimeleri kendince... Cümleler kuruyor, soru soruyor ( vurgulamasından belli), hafif anarşist bir ruh hali var, şükür ki pozitif bir bebek, sürekli gülümseyen- bu yüzden agresif uçlara kaymıyor.

Herşeyden önemlisi çok özgür ruhlusun kızım. Bir yaşından sonrasını tarif edebileceğimiz tek ve özet sıfat bu, OZGUR. Böyle kal, törpülenme gereğinden fazla, e mi yavrum?

12 Aralık 2008 Cuma

Canım yavrum...

Tüm annelerin klişesi " Bu kadar çabuk büyüdüğüne inanamıyorum" cümlesi... En azından ben öyle bulurdum bu cümleyi...
" Çocucuğun olunca anlarsın", "onun eline diken batsa senin canın acır"...vs gibi daha da dramatize cümlelerle abartıldığını düşündüğüm klişe haller. Ta ki ben de canımdan, cananımdan bir cana can verene dek...
Canım yavrum;
Aşağıdaki fotoğraflara bakarken gözlerim doldu bu sabah... Cidden ne kadar büyüdün... Az önce uykuya yatırırken seni düşündüm;emzirirken sadece ön koluma sığardın da avucumla seni tamamen kavrayabilirdim, uyuyakalırdın kollarımda... Gazını çıkartmak için dakikalarca masaj yapardım bir yandan volta atarken, ve ağzını silerdim sürekli :) Sanki yürüyeceğin, koşacağın, bu akşam yemekte yaptığın gibi espri yapıp kendi dilinde kahkahalar atacağın, kelimelerle ve kendi dilinde bizimle konuşacağın günlere çooook vardı, ama bir çırpıda geldi o günler. Bir bakacağım şu an bana çok uzak gelen günler de geliverecek, ve ben şu andaki şaşkınlığım, ama mutluluğumlakucaklayacağım seninle o günleri . Ve şükredeceğim sonsuz kere seni bize verene... Tatlı rüyalar yavrum...

Evimizdeyiz...

Evlenmeden önce de Bayram aileyle geçirilirdi ben de. Evlendim , bu sefer Bayramları bölüştük, ama yine aile ile ... Aileler uzakta, bu da bize bol bol yolculuk demek. Sadece geçen sene Naz'ın 2 aylık olduğu Ramazan bayramını İstanbul'da geçirmiştik çekirdek aile olarak ve alışkın olmadığımız içn patlamıştık sıkıntıdan. Dostlar ya tatilde ya da bizim alışkın olduğumuz gibi aile ziyaretindelerdi... Yine geçen sene son dakika değişen bir program nedeniyle çekirdek aile yılbaşı kutlamıştık, kısa süreli yılbaşı yemeğimiz süperdi ama Naz yduktan sonra ben de uyuyakalmıştım...
Diyeceğim o ki ; her şey aileyle , dostlarla güzel... Biz kalabalık seviyoruz , orası kesin... Kızımız da seviyor kalabalıkları, daha bir dilleniyor, şenleniyor... Bu sene iki Bayram da kuzenlerle, aileyle, dolu dolu geçti. Bugün aşkısı çalışacağı için dün öğleden sonra yola çıktık, gece yarısı evdeydik... Naz giderken gündüz yolculuğu yapmasına rağmen çok uysaldı ve favori yemeği köfteyi 1 porsiyon yerinde, İnegöl'de yiyince mışıl mışıl sektirmden öğleden sonra uykusunu uyudu.Oldukça soğuk olduğu için hep evde geçti, kısa süreli bahçe ziyaretleri hariç... Bayramın ilk günü kaşla göz arasında ufak bir kaza geçirdi, sehpanın birini itip üstündeki resim çerçevesinin üstüne düştü. Neyse ki sadece ufak bir sıyrıkla atlattık. Bol bol yemek yedik ve dinlendik. Marina yine bizimleydi, hem Bayram telaşında yardımcı oldu, hem ben dinlendim. Kızım doğumundan sonra görüşemediği kuzen, , amcası ve Yeşim ablası ile tanıştı, çok sevdi... Bir bayram daha böyle geçti...


Yılbaşı için ön planlar yapıldı bile, evi dolduracağız inşallah bu sene. Yenilecek, içilecek, muhabbet edilecek,kahkahalar atılıp, arada hararetli tartışmalar yapılacak ... Çok heyecanlanıyorum şimdiden... Hindi siparişini gecikmeden vermek lazım... Filizcim de geliyor İngiltere'den , belki onlar da gelir ( bu bir davet:))

Bu arada tatile çıkmadan önce bir araya gelen oyun grubu ile ilgili ufak notları vermeden olmaz; Naz ve Mert' bu hafta Rüzgar da katıldı... Mert ufaktan sıkıntılıydı, annesinin kucağında huzur buldu bir ara- haberleşmedik Bayram'da inşallah iyidir- Rüzgar keşifci, Naz ise her zamanki gibi özgürdü :) Naz ve Mert, artık iyice tanıyorlar birbirlerini... Önce sarıldılar ve 2 çadır bir tünelden oluşan devasa oyun çadırında oynadılar beraber uzun sayılabilecek bir süre...Dans ettiler, org çaldılar ama bolca serbest vakit geçirdiler diyebilirim. Sinem'in harika browniesini yediler beraberce masada. Sona doğru Naz kim nerede umursamadan tüm odaları gezdi durdu, boşuna ozgur kız değil :O

5 Aralık 2008 Cuma

Bizde haller...

Bitkinim, tatile hasta giriyorum, Naz'a bulaşacak diye ödüm patlıyor... Oysa bu kadar fenalaşmamıştım bir kaç saat önce, kızım ilk blog yazısını yazmaya kalkışmadan önce son 2 gündür ondaki halleri yazacaktım...
Eve geldiğimde " babbba" dedi," o nerede" der gibi kapıya baktı... İndi yere elimi tuttu odasına götürdü... Beraber kule yapıp küplerden devirmece oynadık. Espri yapıp babasını taklit ederek sağ el havada kahkahalar attı. "Dans edelim mi?" sorusunun cevabı televizyona vurup " ac ac":) "Heads shoulders knees and toes" dedikçe müzik yavaş yavaş tepeden aşağı gidiyor eller... Dün yanında bir iki defa yaptığım minik adımlarla tepinme dansını çığlıklarla yaptık... Yemeğini bir kaşık elinde, diğer kaşık bizde 2 hatta bazen 3 kaşık bir kasede yiyor son günlerde ki bu akşam 3 kaşıklık br gündü :) Sadece koşuyor, yürümek diye bir kavram yok... Kafası her daim ter yaramazın... Her kelime cıkarabildiği seslerle takrarlanıyor. Bugünün kelimeleri " bu bajak ( bu bacak)- tafa ( kafa) - haaaııır ( hayır)"... " merhaba ben .., senin ismin ne" sorusunun cevabı bir el tokalaşması. Akşam rezene çayı biberon elde odalar ziyaret edilerek içiliyor, bugün de öyle oldu. 2 gündür benimle konuşur mu diye açtığım telefonlara cevap alamazken " baban arıyor" denilen her tür telefona ( Oyuncak da olsa) binbir şakıma ile cevap veriliyor. elinde telefon ciddi ciddi cümleler kuruyor, sanki sonu gelmeyecekmiş gibi...
Babasının son seyahatinden getirdiği emzikli, ağlayan bebek bir elinde , diğerinde yastık," nennne, pıss pıs"uyutarak geziyor 2 gündür. Bugün bir baktım bebeğe " çiçi çiçi ( çiçek)" diyor, favori Aliş'imiz ve Ayşe'den sonra Çiçek bebeğimiz de oldu ve Naz'ın bebeğine koyduğu ilk isim oldu.
Bu aralar bir diller, bir oyunlar, şaşırıyorum her gün, sanki hiç bir dönem bu kadar hızlı atlamamıştı basamakları ve ben kaçırıyorum sanki...
Şu saatte ve sağlık durumunda vicdan muhasebesi yapmaktan çok uzağım. Bazı bloglarda çalışan- çalışmayan anne düellolarını okudum bu gece, her ne kadar başlangıç noktası olan yazılar düellodan çok uzak olsa da bir şekilde o noktaya gelmiş yorumlarla. Üzücü... Oysa biz bloglarda paylaşmak için yazıyoruz, yargılamak için değil. Durumsallık denilen kavram hayatımda hep önemli oldu, bu sayede geriye bakıp pişman olmamaya- başta kendimi, sonra başkalarını yargılamamaya özen gösterdim. Hala da bir fırın ekmek yemem lazım arada bir tutan bilmiş hallerimden kurtulmak için.. Bugün için ise bildiğim hepimiz " kendi seçimlerimizi " yaşıyoruz, hayatın getirdikleri de bonuslar...
Bunları sorgulamaya halim hep var ama yargılamaya değil.Bence kimse de boş yere zamanını harcamamalı "yargılamak" için...

4 Aralık 2008 Perşembe

Naz'dan ilk blog yazısı

poıj n uhıjooöpğö76ı r



ğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğ-ü
ü-üüppppppppppüü

P.S: O yemeğini yerken elimde bir an laptop'u gördü, gel gel, ver ver tabi hemen...Hanımefendi "ğ " harfini domatesli makarnalı elleri ile sökerek de olsa yukarıdaki anlamlı!! cümleleri yazdı yazdı. Harf yerinden çıkınca " uppps yanlış bir şey yaptım galiba" deyip olay çıkarmadan bana lap top'u geri verdi... Neyse bu akşamlık post ondan olsun, ben gece yazarım, uykuya az kaldı ne de olsa...

3 Aralık 2008 Çarşamba

Dolu dolu, pırıl pırıl

Ohhh be yazıyor olmak ne güzel... 10 gündür elim gitmedi bilgisayara. Sanki Maslak'a değil uzaya taşındı işyerim de hatlarım koptu. Oysa bukelamın gibi kendimce şakalaştığım tabiriyle "sosyete" ye çabuk alıştık. Her öğlen alt kattaki Cafe Nero 'da dün öğlen 11. bedava kahvemi içtim bile :)Sabahları 07:30 gibi ayrılıyorum kızışımla sadece 15 dakika geçirdikten sonra ama akşam 18:30 gibi evdeyim, doya doya oyun oynuyoruz, hanımefendi olur da iki dakika durur ve benimle vakit geçirmeye tenezzül ederse :) Kurtlar çoğaldı bu aralar, yaşasın bağımsızlık naraları atıyor...
Ellerini 2 yanında öne arkaya sallaya sallaya ( hani anaokulu çoızukları yapar ya) geziniyor kelebek...
Korkunç bir taşınma yaşadık, kesik elektrikli ve bol kutulu bir taşınma, düzensizlik, gelen giden gezdirilen müşteriler...
Aşkısı eve döndü geçen Salı... Baba eve geldi, 1 saat ailece oturabildik ben müşterileri yemeğe çıkarmak için Taksim'e gittim... Ertesi gün baba-kız ilk defa bir gün geçirdiler başbaşa. Marina'sız olmaz tabi ama beraber parka gidip , balık keyfi yapmışlar ardından yürüyüş... Geldiğimde eve Naz bana hiç yüz vermedi ve o günden beri " annne " demeyi bıraktı sadece "babbba" diye dolanıyor hanımefendi. Ufaktan bozuluyorum tabi, bana sürekli kapris, babaya gülücükler. Mutlu oluyorum ama ufaktan kıskançlık var dürüstçe...
Geçen haftayı akşamları saat 9:00 da Naz'ın hemen ardından sızarak geçirdim... Tabi işe gitmek için bu kadar yola alışkın olmayan bünyem uyumak istedi sürekli. Neyse haftasonu silkindim, kendime geldim.
Oyun grubu ile başlayan Cumartesi günü ( Sinem-Mert ve bu hafta tanıştığımız Sebnem- Alper) haftasonuna süper başlangıç oldu. 10:30 gibi buluştular 2,5 saat vakit geçirdiler. Naz Alper' i küçük bir bebek sever gibi öpmek sarılma istedi, çabuk abla oldu... Her zamanki gibi dans ettiler, köpük balonları kovaladılar, toplarla oynayıp serbest vakit geçirdiler. Naz'ın oyuncak dolaplarını boşaltmak ve çadırında toplarla oynamak hoşlarına gitti. Naz arada odasına kaçıp çekmecesinden yeni T-shirt'lerini çıkarıp onları katladı, yanımıza gelmedi... Legolar ilgilerini çekmedi pek. Salon geniş diye orada rahat edeceklerini düşünmüştüm ama günün sonunda Naz'ın odasında zıplıyorlardı... Bir dahaki sefer odasında oynarız. Beraber havuçlu keke ve meyve atıştırdılar yer sofrasında...Bir dahaki sefere biz de boya kalemleri ve ev yapımı oyun hamuru ile hazır olacağız ( Naz hala tatmaya hevesli olduğu için) ...Öğleden sonra Naz'ı bırakıp evde bazı eksiklerimizi tamamladık ve akşam kızımı uykuya yatırdıktan sonra arkadaşlarla gece çıktık. Bahçeşehir Northshields'e hep gideriz ve akaşm yemeği saatlerinde çok da severiz. Ama bu sefer hem servis berbattı, hem o "şirin" garson (malum sıfatı kullanmak istemiyorum) şarap listesi isteyince Murat'ın elindeki menüden bize şarap ismi söylemeye çalışıp, başka menü yok mu deyince " yok" diyebildi... Skeç gibi değil mi? Saat 21:00 de kulakları sağır eden bir techno çalıyorlardı üstelik... Bizi aştı tabi ultra yüksek ses her ne kadar şarap güzel olsa da, geceyi Bahçeşehir Starbucks'ta noktaladık...
Pazar sabahı eski dostlar bizde kahvaltıdaydık Yelda-Erhan, Ozgun-Atilla bebek-Ahmet ve biz uzuuuun bir kahvaltı, gazete keyfi, Yeşilköy gezintisi, sokakta balık ekmek Pazar günü bir gün geçirdik... Akşamın kötü kararı "Osmanlı Cumhuriyeti'ni izlemekti, tam bir hayal kırıklığı... Oysa Pazar gününü güzel bir kahkaha ile noktalamak niyetindeydik...
Özet fotoğraflarımız aşağıda :) Naz deli gibi dolap boşaltıor, çekmece karıştırıp elinde t-shirtleri geziyor. Onaları katlamaya çalışıp başka odalarda, yerine yerleştirmeye kalkıyor.

Ve güzel bir hafta başladı güneşli , hala pırıl pırıl içim açılıyor:) Bir kaç haftadır bazı durumlardan dolyı sıkılan ruhum ferahlamaya başladı. Ne yapayım güneyliyim, Mersinli'yim, güneş beni şarj ediyor... 2 gündür sabahları yolda geçen 1saati kitap okuyarak geçiriyorum... Her işte bir hayır vardır, kızımla sabahları vakit geçiremiyorum ama en azından aylardır bitiremediğim " Empati" yi bitirdim. Bir adım ileri gidip Şule Yazgan-Yankı Yazgan'ın " Çocuğunuz sizden ne bekliyor'unu aylarca sayfa sayfa o anki durumlara göre didikledikten sonra düzgünce okumaya başladım. "Önce ailem" i de dahil ediyorum sabah yolculuğuma bazen. Filizcim gelecek Aralık 16'da, Amazon'dan sipariş vereceğim Montessori kitaplarını seçtim, onları getirecek... " The Absorbent Mind" , " The Montessori Method" ve " Secret of Childhood" ... Başka önerdikleriniz var mı?
Ayrıca Tracy Hogg'un toddler için kitabı konusunda kararsız kaldım, umuyorum Yapıncak yardım edecek bana :)

23 Kasım 2008 Pazar

Bir haftasonu daha bitti...

Hafta içi kızımla dolu dolu geçirsek de akşamları haftasonları bir başka... Cumartesi sabahları benim evde olmamla başlayan mutluluğu Pazar akşamına doğru anneden ayrılamama, hatta annenin odadan çıkmasına bile tahammül edememeye dönüşse de beraber geçirmediğimiz anların telafisi oluyor.
Cuma akşamı küçüklük kıyafetlerini ( şimdi koca kız oldu yaaa) ayırdık beraber ve hissetiklerim başka bir yazı konusu o yüzden aktivitelere ve fotoları not alalım şimdi...
Bu hafta için nihayet ofisin tamamı taşındı. Hafta ortası günübirlik Bursa derken pili bitmiş ben, Cuma günü sağolsun Sinem'in oyun grubunu organize etmesiyle haftasonuna hevesle başladım...
Sabah herzamanki gibi erken bir kahvaltı , Naz'ın ilk uykuya yatmayı reddetmesi ama Mert'lere giderken yolda kestirmesiyle başladı. Bu sefer saat 11:00 de buluştuk ve snaırım bu herkes için daha iyi oldu.Araya 3 hafta girmiş olmasına rağmen Naz hiç yabacılık çekmedi Mert'lerde. Ev tanıdık, Mert tanıdık tabi :) Hemen Mert'in oyun çılgınlığını destekleyen odasına daldılar. Ülkü ve Slein bebekle tanıştık, çok sevdik. Önce top dolu yatakta debelenip ardından oyun hamurlarıyla biraz aktivite yaptılar. Mert ve özellikle Selin tecrübeliydi, Naz ise pek ilgilenmedi ilk defa tanıştığı için yemeye çalışmak dışında... Ardından bir süre serbest oyuncaklarla oynayıp, Sinem'in yaptığı köpük balonlar eşliğinde dans edip, orgun başında bir süre Selin'in şarkılarına eşlik ettiler. Kısa sürede olsa boya kalemleri ile çizim yaptılar kendilerince. Naz boya kalemlerini eline toplayıp kaçsa da...Mert bize Babysymphony'de öğrendiği "Row your boat" şarkısını aktiviteli olarak sergiledi... Beraber salona kurulan masada harika bir kek ve portakal suyu hüplettiler. Naz bu sefer masada daha uzun kaldı ama Selin ve Mert sofra adabında elbete daha başarılılar. Onlar yine bir süre serbest zaman geçirirken biz de birer fincan kahveye fırsat bulduk, her ne kadar sayelerinde soğutsak da :) Uykular gelmeye başlayıp mızıldanmalar başlayınca vedalaşıp haftaya sözleşerek ayrıldık.


Ben Capacity'de ufak bir değişimi hallederim Ataköy'den ne kadar mesafe, hem Naz'da elimden tutar yürür diyerek kendimi zorunlu bir ağırlık taşıma egzersizine soktuğumu geç farkettim tabi. Hanımefendi, montlarımız ve koca bir çanta kucakta, bu arada değiştirilecek terlikler elde, yenilerimne bakma, cüzdanı çıkarma..vs gibi bir çok şeyi aynı anda yaparak akrobaside de başarılı olbileceğimi kendime kanıtladım ve dersimi bir güzel aldım. Tabi Naz bana çektirdiği eziyetten yorulmuş olacak ki takside sızdı, o halimle eve çıkana dek ve hatta sonrasında uyanmadı. Böylece haftasonları anne evdeyken rutinin bozulma rutini de değişmemiş oldu. Günün geri kalanı korkunç fıtıtna sayesinde evde noktalandı. Hatta havadan mıdır nedir bende bir gerginlik, Naz mızmız, Marina'da alınganlık derken bir posta herkesin birbirine girmesi sonrası Naz'ın emerken sızmasıyla herşey tatlıya bağlandı da herkes kabuğuna çekildi :) Ben de " hadi kalk yatağa gidelim" dien kimse olmadığından bir güzel bizim devlere layık oturmaktan çok gömülüp uyumak için dizayn edilmiş 3 metrelik kanepemizde serilip televizyonda amaçsız zaplayarak mışıl mışıl uyudum.
Bu sabah tabi mesai yine 07:00 :)08:00'da kahvaltımız bitmişti bile. Naz Hanım yine uyumayı reddetti, hadi dedim belki de tek uykuya düşme vaktidir, ne güzel ( pozitif olacağım ya dün akşamdan vicdan var)Hanımefendi meyve sonrası 2 gündür yapamadığı kakayı yapınca ( bu arada son 1 aydır oturağa oturuyor- arada kazalar olmuyor değil tabi ama genelde belli ediyor ve biz de götürüyoruz kaka için, çişini de belli ediyor yaarken ama öncesinde değil, ben de yavaştan alıyorum) meyvesini de yemiş olunca yatağını istedi ve 5 dakikada uyudu...
Bu arada nedir bu mandalina sevdası, inanılabilir gibi değil. En sevdiği üzümü bile canı istese de, alışkanlıktan mıdır nedir, o ünlü kafayı sallama hareketiyel savuşturan Naz mandalina bitince bağırıp masanın üstündeki mandalina dolu sepeti işaret ediyor. Yani bu akşam yemeğini bitirmeyip mandalina yiyince 1,5 adet en sonunda çareyi sepeti yok etmekte bulduk, artık siz anlayın...
Neyse efendim, aldık kızımı Marina'yla gittik bir balık lokantasında afiyetle karnımızı doyurduk. Naz ilk defa balık çorbası içti, bayıldı ama çinekop için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sonrasında bir alışveriş turu attık, tabi öğleden sonra uyumayan Naz Hnm cıngar koparınca eve attık kendimizi ve absürd bir saat olan 19:00da uyudu yarım saat de olaysız ir akşam yemeği ve banyo yapabildi. Şimdi mışıl mışıl... Bana çekmiş su delisi, uyanıp uyanıp su içiyor, kalkar geceyarısından sonra...



Yarın sabah şoför saat 07:30 da alacak beni, Maslak'a gidiyoruz ya... 7 yıldır aynı bölgede çalışltım, hep evimden 15 dakika mesafede. Mesai saati kavramım olmadı, lap top'umun ve cep telefonumun olduğu her yerde çalışırım ben, sabah geç giderim ama işim bitince çıkarım. Erken gidip erken çıktıysam Naz uyuduktan sonra hallederim kalanını... işim öyle bir iş ya da işti. Ama şimdi uzağa gitmem gerekli ve dediklerine göre eve normal bir sürede gelebilmem için satt 17:30 da arabanın tekerleri dönmeliymiş ... Bu yüzden de erken gitmek gerek, bakalım nasıl olacak? YEtmezmiş gibi yerleşmeyi bekleyen ofise sabahtan müşteri geliyor...

P.S: Buyurun sevgili, işte size haftasonu raporu :) Gel de artık ben de mızıklanabileyim. Böyle kendi kendine düşün, yarat , çöz sıkıcı...

20 Kasım 2008 Perşembe

Mektup...

Kızın ( kudurunca öyle oluyor ya, senin kızın :) kudurdu şekerim... Bu teşhisi de bu akşam koydum, teyit de edildi benzer dertten muzdarip daha tecrübeli bloglarca :) Biliyorum resim istiyorsun ama kuduruk hanımın resmi sadece mama sandalyesinde çekilebiliyor. Onun dışında kendileri sürekli mobil... Baktım çektiğim fotolara hepsinde ya yarısı var ya ensenden yakalamışım, ben basana kadar düğmeye, bizimki çoktan vınlamış. En son sıkıştırdım biraz kucakta, o çok güldüğü Çince olduğunu düşündüğümüz " gan gan gan" sesini çıkarınca kıkırdadı, komiklik yaptı, yaladı-yedi arası birşey ve bir şımardı bir şımardı ki sorma. Sonuçta bunlar var sedece elimizde... Marina isim taktı "ppırrrr kelebek kelebek" diye... Oda oda koşuyor, sonra bulduğu ilk yumuşak yere paaat diye kendini atıp soluklanıp devam... Yerde birşeyler oynamak için bile çömeliyor, ama popo yere değerse ayıp olur... Sabah 06:30 da çıktım Bursa feribotu için, hissetmiş gibi dikilmiş ayağa ben hazırlanırken, geldim hala sabahki enerji. Oyuncak falan hak getire, oyalamak, oyun kurmak ne mümkün. Televizyon açayım dedim, onu da bilmiyor ki 3 dakika bakıyor ben ona anlatırken, ama ayakta kendi seçtiği noktadan, tutmak kucağında ya da yanına oturtmak mümkün değil; popo kuralı var ya... SOnra vıınnnn terlik sesinden yetişiyorsun nerede olduğuna... En son sen gördüğünde köfte yemişti , hala onu yiyor. Deli oluyor köfteye, çeşitlendirmek lazım... O yemeyi öğrenirken çevresindeki bir kaç metrekarede bundan sebepleniyor tabi...

video
Elinde ıslak mendil ( nerede görse mutlaka içinen hemen bir kaç tana çekiliyor) duvar , masa silmeye başladı. "Masamı siliyorsun" sorularıma "mata tii" gibi tekrarlamalarla cevap veriyor dilli şey... Tavşan el kuklasını takıp o bana oun yapıyor. Espriyapıyor kendince, ben dil çıkarınca o da dudaklar önde burun çekilip çirkin oluyor... DÜn sabah yanıma alayım , yatakta oynarız dedim, yastığına vurup "babba babba" yaptı yine sonra da durmadı indi, hemen uçmaya baladı evin içinde, dokunuyor tabi. Sanırım sen eskisi kadar rahat, bense hiç bırakıp da seyahat edemeyeceğim böyle giderse...

Yani özet: Naz'lı hayat şahane, gerisi bahane... :*

17 Kasım 2008 Pazartesi

Naz halleri

Sevgili yine denizaşırı ... Akşam aldı eline bizimki sevgili ile sarılmış fotoyu eline " babba babba" dolandı durdu babası gittikten sonra... Buruldum tabi. Bir de bu sabah canımcım kardeşim Aslı, sitem edince "nerede fotoğrafları kızının" diye şart oldu bu kareler...



Süper hareketli haftasonundan da kareler var. Yoğun geçen bir haftadan sonra haftasonu gündüzleri ailecek, Cumartesi akşamı da sevgili ve dostlarla kudurduk...
Cumartesi sabah sevgili Music Together'ı kaçırdık... Evet geç kaldık, kaybolduk, haftalar öncesinden planladığım bu aktiviteyi kaçırmayı başardık :) Ama olsun dersin sonunda en azından Yapıncak ile tanıştık ve son dakika derse dahil olup şehir dışından bile katılmayı başaran azimli dostum Ozlemcim ve Kerem-Mehmet ile bir bardak kahve içmeye vakit bulduk. Tabi Naz ve Kerem'in izin verdiği kadarıyla. Naz'ın Kerem'in elindeki herşeyi kapmaya çalışması, en sonunda her yere burnunu sokup bir şeyler yürütürken düşmesi ve ağlaması, bundan korkan Kerem'ciğin de ağlamasıyla dışarıda kapalı ortamlarda bu aylarda bu kadar beraber sosyalleşmek yeter dedik:) Zıpır kızım herkesin gözünün içine bakarak tavlamayı şimdiden öğrendi... Bir baktım sevgili Naz'sız döndü, kendini dış bahçeye atan Naz'ın peşinden. Bizimki barista olmuş kahve makinesinin başında... Hediyesi de küçük boy kapta kahve çekirdekleri konularak yapılmış çıngırak... Güne yalnız devam ettik. Kocaman köfteler lüpledik, kitapçıdan Naz'ın seçtiği kitapları aldık.
Biz karşıya geçmeye çalışırken Hatice çoktan Ayaz'ı kapıp bizde bekliyordu... Bıraktık ufaklıkları uyumaya attık kendimizi Taksim'e , sokak çocuğu olduk. Asmalımescitte Çin yedik, dondurma kaçamağı yaptık, geceyi Litera'da sonlandırdık. Neyse sevgili tanıdık da kendimize yer bulduk. Ama geçmiş biraz bizden , itiraf ediyorum. 1 kadeh şarap,biraz balık, masa sohbetlik olmuşuz zamanının hızlı çifti... Geceyi dürümler, ıslak hamburgerlerle dolayısıyla da mide fesatıyla sonlandırdık...Gece bizde kalındı, spontan ama keyifli oldu. Sabah da başka cancan dostlarımız Ozlem- Cengiz- Yaman'daydık kahvaltıya. 1 sene olmuş evlerine gitmemişiz, şaka gibi. Daha dün bana kalsa... Birbirini cidden anlayan dostlarla araya zaman girse de dün gibi oluyor muhabbet... Lokum'la tanıştı Naz, ilk defa köpek sevdi doya doya. yanına çömelip " ayyy aayyy" diye onu sevmesi, sonra eli yalanınca " ıgggh" diye elini kendine çekmesi süperdi, çok güldük... Apar topar eve gelip sevgiliye 10 günlük seyahat valizini 25 dakikada hazırlayarak yine rekorumuzu kırdık ( yumurta kapı rekoru bizde çok) ve yine gittive biz yine kızımla başbaşayız...
O kadar yorgundu ki akşamüstü Babyfirst'teki jimnastik hareketlerini yaptıktan sonra annesi ile, banyodan sonra çabucak uyudu. Bundan istifade ona havuçlu kek yaptım, bayılıyor. Oturdum gecenin bir yarısı afiyetle sütle beraber ben de yedim Dizimax eşliğinde... İlk yalnız gece için kötü bir başlangıç değil mi? Tam da doğum kiloları gitmişken...

13 Kasım 2008 Perşembe

İzmir İzmir...

Dün konuştuk Cunda ile... O da İzmir aşığı... Benim gibi sonradan değil, kandan topraktan oralı... Ama beni tanıyanlar da Mersin'li miyim İzmirli 'miyim karıştırırlar zaten... Yazayım hep içimden geçenleri hazır depreşmişken...

Hele şu şehr-i İstanbul'un koşturmasından sonra daha da aşığım...

Sevgili de aynı şehirden, mektepten... Farklı yıllar ve şartlar da olsa İzmir o kadar aynı ki herkesin damağında aynı tat...

17 yaşındaydım İzmir'e gittiğimde üniversite için... Kordonda doğumgünüm için girememiştim ilk gitmeyi planladığımız bara hatta...

Hiç kimseyi tanımadan, şehirle ilgili hiç fikrim olmadan gittim İzmir'e... Yurtta kaldığım ilk aylar, annemle yurdun kapısında vedalaşmamız, ve ilk gece odada elektriksiz tek başıma kalmam, uyumam... Dün gibi ama bir o kadar uzak. Hayatımın en güzel yılları, günleri, anları. O derece hesapsız... Edinilen, kaybedilen, uzaklaşılan sonra hiçbirşey olmamış gibi yaklaşılan, bazen de hiç kopmayan dostlar... O candan, samimi hava... Hatıralar kadar şehir de canlı içimde, bir gün döner miyiz diye... Dün birbirimize özet geçtik Cunda ile online- nefes aldım derin derin...

Sirena'da buz gibi bira-patates, Karşıyaka sahilde salına salına yürümeler, İnciraltı'nda yenilen balık-ekmeğin-içilen çayın keyfi, Reci's de salata+kuşi kuşi, Pizza pizza'da combo menu, Kıbrıs şehitleri, Punto da Çarşamba - Cuma akşamları ( Elif, Ezgi,Ebuşum, Filo ve ruhu şad olsun Melis kulaklarınız zil çalsın çok özledim hepinizi), Bostanlı pazar, Çeşme-Urla- Foça ( Celep'in suflesi, mmmmm) , Asansör,sıcacık çayın yanında gevrek, boyoz, çıt çıt çigdem, Guzelbahçe'de kahvaltı-bl/kaymak, Bornova küçük park, Dayı'nın yerinde bir peynir bir zeytin, geceleri midye, Gül sokak, Bonjour ve Reyhan, açıkhava sineması...
Neler neler...
Döner miyiz ki...

11 Kasım 2008 Salı

Atamız için...

Kaçırdım Arena'da Turgut Özakman'ı...
Dün sinema öncesi ana haber bülteninde verilen geniş özeti izledim...
Asıl benim için vurucu olan bu özet öncesi , neden olduğunu anlayamadığım bir sebeple "Mustafa"yı izlemeye götürülmüş 8-10 yaş aralığında bir sınıf öğrenciyle seans sonrası yapılan röportaj... Ağlamak istedim.
Can Dündar "Ben bu filmi oğluma yaptım" demiş, iyi ... etmiş. Ben benim olmayan çocukların ama bu vatanın evlatlarının , o körpecik ne verirseniz sünger gibi çeken beyinlerin "Filmden sonra aklınızda neler kaldı? " sorusuna aşağıdaki cevapları dinleyince ağladım....
" Çok kızdım Atatürk'e, eğer o kadar içki , sigara içmeseydi yaşayabilirdi"
" Aklımda yalnız ve alkolik olduğu kaldı"
" Çok yalnızmış, çok üzüldüm".... vb
Filmi vizyona girdiği hafta izledik, önyargısız gittim Dündar'ın yaptığı işleri takdir eden bir izleyici olarak. Dedim ki kendime, "herkesin bir bakış açısı var, bu da onun" ... Ama sonrasında yazmak bile istemedim hakkında sonrasında... Zaten çok yetkin kalemler yeterince söyledi... En çok da Bekir Coskun ve Yılmaz Özdil'i beğendim...
Ama en özeti dün izlediğim minik kalpler söyledi... Nasıl bir sorgu tohumu ekildi beyinlerinde? Kayıtsız , sualsiz kabullere devam değil söylemek istediğim... Okusunlar, tarihlerini öğrensinler, buna teşvik edilsinler. Ama bu film başka tohumlar ekti , ve bunlar araştırmaya , öğrenmeye teşviğe yönelik değil kesinlikle... Bizim gibi okuyan, anlayan ve anlatılmış ebeveynlerin yetiştirdiği evlatlar dışında Anadolu'da ya da büyükşehirlerin varoşlarında Atatürk'ü onlara anlatılan gibi kabul edenler ve onların yetiştireceği evlatlar var... Ve ailede bu yönlendirmeyi almayan bu nesil onlara ne sunulursa onu alacak. Bugün bu film, yarın 2 kağıt parçası, sonra bir fetva...
Turgut Özakman çok güzel anlattı... "Bazı yalanlar yıllar içinde açığa çıkarılanca yenilerinin uydurulması şaşılacak bir durum değil, ve yakın tarihi okutulmayan, okumayan bir toplumun bunlara inanmaya açık olması da şaşırtıcı değil... Bu asılsız iddiaların nedeni cehalet...Dünya da önderler ve liderlerin insani zaaflarını konuşmak ayıp sayılır, ki Atatürk bu önderlerin içinde en önde gelenlerindendir..." Bunlar benim alımda kalanlardan, linkteki kısa özeti okuyun...

TRT eski TRT olsa keşke... Annem alıp bizim için koymuştu kenara "Kurtuluş" u... Keşke yeniden gösterilse de sinemada gösterilip, sonra ulu orta her yerde tartışılmak suretiyle, körpe beyinlere aşılanan 3-5 ıvır zıvır kelimeden çok daha fazlası olduğu gerçeği, maalesef ot beyinlilere çevrilmeye çalışan topluma, az okuyan evlere, en azından televizyon yoluyla tekrar hatırlatılsa... Bir imza kampanyası başlatsak ya da bu talebi bloglarda yayınlasak?? Bilmiyorum ama artık somut olarak birşeyler yapmak istiyorum...



Yine söylüyorum... Unutmadık, umutmayacağız, unutturmayacağız... Bir avuç da kalsak gururla taşıyacağız onun hatırasını ve aktaracağız bizden sonrakilere...

Issız adam


"Issız" ne güzel bir kelime seçimi... Seviyorum bu cuk oturan tanımları...
Haftasonu sanat filmine doydum ben kendi adıma... Belki bunu okuyup " sığ" diyeceksiniz... Olsun...
" Mükemmel bir gün" ve " 4 ay 3 hafta 2 gün" lu bir haftasonundan sonra dün akşam isminden korkup gitmeye hayır demiştim. Bu akşam spontan bir programla gittik... Ne de iyi yaptık...Müzikler süper... En kısa sürede soundtrack çıksın...
İlk yarıda güldük, romantikleştik, eskilere döndük... Ve sonra modern yaşamın bildik hikayesi... Dışarıdan imrenilen bir iş, ev, hayat,kaçılan bir aşk, cesaret edilemeyen duygular, yalnızlığa mahkumiyeti seçen hayatlar, konuşulmayanlar... Ağladım, burnumu çektim,düşündüm... Yine herkesten parçalar serpmiş Çağan Irmak... Modern hayat dediğim aldatmacanın ( çünkü özünde modernleştirmek için zorlaştırdığımız yalın bir tanım yaşamak ) içinde yaşayan herkes birşeyler bulur özdeşleşecek...Derin değil ama düzdü... En cok da bu yüzden sevdim... Oyunculuk doğal, yalın... Kesinlikle sinemada izlemeye değer çekimler...
Sahneler var aklımda vuran, müzikle beraber vurgusu artan... Anlatmayayım büyüsü kaçmasın...
Ama gidin, görün, yaşayın...Güzel çok güzel

10 Kasım 2008 Pazartesi

Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız...


Yazmaya kitaplar yetmemiş hala yazıyorlar onu...

Anlatmaya dil yetmemiş, hala anlatıyorlar onu...

Yüceltmeye , övmeye dil, din, ırk yetmemiş, tüm dünya tanıyor onu...

Yermeye/ çökertmeye çaba bitmemiş, hala deniyorlar ama bükemiyorlar bile onu...

Bize düşen de onu tanıyan ama en önemlisi anlayan evlatlar yetiştirmek vatana... Bir avuç da kalsak arkasında durmak inandıklarının, inandıklarımızın,bize kazandırdıklarının... Onu hatırlamak ama ondan çok fikirlerini yaşatmak, uygulamak ve geliştirmek...
Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız...

14. ay sonu gecikmiş rapor

Naz'ın 12. ay sonu aşılarını hep de ay sonu kontrollerine denk gelen gribal rahatsızlıkları nedeniyle ertlemiştik. Ancak 14.ayını bitirmesine 1 hafta kalan hem dr kontrolune gittik hem de aşılarını olduk... E-mail gruplarında çok tartışılıyor aşı konusu... Dr'umuza da danıştım , dinlediklerim beni tatmin etti bu yüzden rutin aşılarını mutlaka tamamlayacağız.... Bugüne dek hiç bir aşısının ateş dahil yan etkisini yaşamayan Naz, tam da dr'un söylediği gibi aşıdan 1 hafta sonra döküntü ve ateş yaşadı. İştah da gitti... Marina'nın gittiği haftaya denk gelmesinin de Naz'ın kaprisi üstünde etkisi oldu bence... Ne zormuş yemeyi reddeden çocuk...

Gelelim 14. ay sonu tarihe notlarımıza;
*"Annnneee" diye kapris yapıp, " babba, babba" diye naz yapabiliyor ismine yaraşır şekilde
* "Atti, gitti, dustuuu, mammmma, memme", eller iki ana çaresizce açılıp gıdışını şişirerek "bitti", kapıya giderek ya da dışarıda giydiği pantolonları kafasına geçirmeye çalışıp"dısssaaa ( dısarı), " dedi" ya da " tısss" ( kedi)..., " eee eee ee" kendine vurarak ( uyku demek) bazı kelimelerimiz
* Çatalsız meyve yemeyiz abi :) Elle yeme hastalığı çatalla yeneye dönüşüyor yaaş yavas... Bazen diğer eliyle alıp çatala takıp ağzımıza götürüyoruz ama olsun...
* Üzüm favori meyvemiz muzun yanında...
* Yürüme işi iyice ilerledi tabi, artık koşuyoruz... Artık sadece çoraplar ayakları korumayıp lastik tabanlı çorap ve eb ayakkabıları sıkça yere kapaklanmaya sebep olsa da, ne yapalım alışacak el mahkum...
* İlk adım ayakkabımıza kavuştuk... Ayakkabı çoktu da sokakta yüreyeceği kışlık botumuz yoktu...Reklam olsun diye değil, öneri mahiyetinden dükkan ve marka ismi veriyorum; Kifidis- Chiquitin...
*Dans etmek yeni yeteneğimiz... Eskiden popo üstünde otururken sallanmak suretiyle gerçekleştirdiğimiz bu eylemi artık eller havada dizlerimizin üzerinde yaylanarak yapıyoruz...
* Diz kırık çömelerek oyun oynamak favorisi, inanamıyorum bacak kaslarına...
* Topla oynamayı seviyor hanımefendi... Babasıyla futbol oynamaya çalışıyor... Kızım kendine gel :)
* Alis hala çok favori... Kırmızı beyaz giysili Alis kucağında, ciddi ciddi " eee ee ee" yapıyor... Bazen onu da yanına istiyor uyumadan önce, önce onu uyutuyor sonra kendi...
* Emmeden uyudu bir kaç sefer, sanıurım kolay bırakacak... ne yalan söyleyeyim bu ay sadece geceleri uyumadan önce emzirmeye başladım, hatta bir kaç sefer ondan da kaytardım, ama vicdan rahat etmedi sabahları telafi ettim.
* Sabah hala 06.30- 07:00 ayaktayız... Az daha uyusa hemen tek uykuya düşeceğiz ama dikiliyor ayağa cin gibi... Hakkını yemeyeyim, 08:30 da uyuyor ortalama olarak, alıyor uykusunu tabi...
* Eğer gece uyamdığında kolay dalamazsa uykuya asabiyet yapıyor, başlıyor bağırmaya... O yüzde suyunu içip emzik+ çorap ritueline devam...
* Son hafta emziği gün içinde de ister oldu, vermiyoruz bakalım ne olacak...
* Elinde kitapları odadan odaya koşturup kendi dilinde bize okuyor ...

Artık aklıma geldikçe edit ederim...

6 Kasım 2008 Perşembe

Biz geldik...


Çooook zaman oldu...


Bloglarımız açıldı... Adres değiştirmek üzere Wordpress'e geçmek zorunda kalmadım, sevindim.

Marina gitti , tam da söz verdiği gün bugün eve döndü, sevindim.

Kızım annem ve anneannem ona baktığı bu 9 gün zarfında bıdır bıdır konuşur oldu, sevindim.

14. ay kontrolumuzu olduk geçen hafta, her şey yolunda, sevindim ( detaylı post gelecek bu konuda)

Tam da Dr. ece'nin dediği gibi aşılardan 1 hafta sonra döküntü, ateş oldu, üzüldüm.

Naz bir haftadır hiç huyu olmayan şekilde yemek yemeyi reddetti, biraz da cadılaştı, üzüldüm.

Çok yoğundum işte, hayatımda ilk defa Rusya'yla iş yaptım, sevindim, yeni bir millet daha tanıdım... Çok sıkıntılı geçti , kanırttılar... Başak hiçbirşeye konsantre olamadım, verimsizleştim, üzüldüm. Neyse sonu güzel bitti...

Ofis taaa Maslak'a taşınıyor, evimin dibindeki rahatıma resmen çomak... Bugünü bekliyordum, geldi üzüldüm.

Öyle bir hayal kırıklığı yaşadık ki, detaya gerek yok- unutmak istiyorum, maddiyat söz konusu oldu mu herşey yalan oluyormuş bu fani dünyada , bir kere daha bunu görmek inancımı sarstı, üzüldüm.

Herşeye ve herkese rağmen yanyana durmaya çalışırken biraz büküldük, en çok buna üzüldüm, ama esneğiz ve eski formumuza döndük, sevindim.
Tam döndük, pekişecekken aşkısı 2 hafta seyahate gidiyor, üzüldüm.

İş, hayal kırıklığı, motivasyonsuzluk derken blogumdan ayrı kaldım, buna çok üzüldüm.

Takip ettiğim bloglardan ayrı kaldım, kitap okuyamadım, kendime hiç zaman ayırmadım, üstüme çöreklenen miskinlik perdesini yırtıp açamadım , kendime kızdım üzüldüm...

Ama geri döndüm, seviniyorum...

24 Ekim 2008 Cuma

Uluslararası dostluk ödülü- ne güzel paylaşım şu blog...

Ben o güzel ödülün resmini koyamadım :( Bu aracı programlarla ilk bağlanışım, hakim değilim ama baktım ki zaten geç bile almışım teşekkür etmekte, hemen notumu düşeyim dedim.
Önce Rima'nın annesi Ebru , sonra Ömer'in annesi Esin bana vermişler ödülü... Ben de listeyi çok uzatmayayım Ceren Naz'ın annesi Ozgur'e, Duru'nun annesi Pınar'a, Maya'nın annesi Tugba'ya ve Ada'nın annesi Yapıncak'a göndereyim ama bir yandan da takip ettiğim, okuduğum tüm blog dostlarıma bu kadar açık yürekli olup hayatlarını paylaştıkları ve benim paylaşımlarımda da burada olup destek verdikleri için çok ama çok teşekkürler...

Yaşasın bloglarımız:)

P.s: bağlantı bile ekleyemdim sitelere, ağlayacağım şimdi...

Anladık, sansurr de, beyinleri nasıl sansurleyeceksiniz acaba?

Eminim şu an pek çok blogger bu tip yazılar yazdı yazıyor. Ama inanmak çok zor cidden... Sebep ne acaba? Bir ya da bir kaç insanın kötü niyetli kullanımı milyonları cezalandırmak için yeterli bir sebep mi? Bu ülkede özgür düşünen çocuklar yetiştirmeye çalışırken ve ülkenin buna ihtiyacı varken, bu ne mantık- aklın alması mümkün değil... Kızmıyorum daha çok komik geliyor bu aciziyet durumu... Yanlış anlaşılmasın benim ya da blogger dostların aciziyeti değil, siz anladınız...

23 Ekim 2008 Perşembe

Yolda...

Bu satırları Mudanya- İstanbul feribotunda yazıyorum. Sabahın köründe çıktım evden, iş için günü birlik kendimi Bursa’ya attım. Sabah kızım uyandı 06:30’da beni yolcu etmek ister gibi... Normalde bu saatlerde uyandığında emziriyorum, tekrar 1 saat daha uyuyor, ama bu sefer sadece sarılabildim battaniyesine sarıp, hala minik bir kucak bebeğiymiş gibi... Babasına verince ağladı, Marina’ya verince ağladı ... Anlıyor, hissediyor annesi giyinmiş, makyajını yapmış o saate , gidecek belli... Emziremedim, devam sütü hazır bulunduruyorum böyle durumlar için... Onu içmesi için Marina’ya verdim artık, o biberona sarılıp o gözlerle bana bakrken içim gitti ama sıvıştım evden ....
İçim buruk, dün akşam onu uyutmayı başaramadım ilk defa... Özelmiş beni, haklı... Bu hafta ayrı kaldık biraz... Bırakmak istemedi resmen beni... Gözünden uyku düşse de, koymadı kafayı yastığa, yatakta ama dikey vaziyette beni izledi sesi çıkmadan, yanından uzaklaşınca ağladı... En son 50 dak sonunda tümgünün yorgunluğunun da verdiği bıkkınlıkla aşkısına gittim, “yapamayacağım bu akşam, limitteyim “ dedim... Utandırıcı ve ayıp belki ama olmadı... Sızıp kalmışım Marina onu sadece 3 dakikada sıvazlayıp, uyuturken...
Çok zor bu işler... Ne yardan ne serden vazgeçerim, hem çocuk yaparım hem kariyer... güzel laflar bunlar, işte ben de buna göre oynayanlardanım hala bu oyunu... Oluyor olmuyor değil ama benden çok şey gidiyor... İçim acıyor ...
Kardeş güzel şey... Pazar’dan beri bizde kalıyor Aslı... O yanında ilgileniyor ki bu haftaki yoğunluğumda ilaç gibi geldi... Aşkısı yalnız bırakmıyor... Aynı sektördeyiz, anlıyor...
Bu hafta blog dostlarını da özledim... Tanır gibi merak ediyorum ne yaptılar, ettiler, bebişler nasıl? En kısa zamanda gezmeye çıkacağım kafamdakileri de yanıma alıp, yorumlar yazacağım, onları okuyup kendimi de anlatacağım... Kendime terapi yapacağım, onlara da iyi geldiğini umacağım...
Yenikapı’ya az kaldı... Bu yazı burada biter... Kızıma gidiyorum...heyyoooooo

20 Ekim 2008 Pazartesi

Dünden notlar...

Büyüyor çok hızlı hem de ... İlk yaşından sonra takibi tamamen kaybetmiş hissediyorum. Gündüzleri kaçırdıklarımı akşamları ve sabahları yakalamaya çalışıyorum... Ben yoruluyorum ve yıpranıyorum , hissediyorum... İyice kilo verdim , ama şanslıyım ki Marina çok yardımcı, evde hiç birşeye dokundurmuyor... Aşkısı hep anlayışlı, hakkını yemeyeyim... Ne kadar mutlu bir aileyiz demek niyetinde değilim, herkes gibiyiz, kendimize göreyiz... Ama hakkını vermek lazım herkese... Kardeşim destek oluyor. Annem-anneannem uzakta ama hergün yanımdalar.... Sabah sabah kendimi motive etmek için yeterli sanırım bu düşüncelerim....

Keşifler hız kazandı, aslında daha hızlı algılamaya başladı keşiflerinin sonuçlarını... Geçenlerde Zeynep'in bloguna yazdığım gibi daha çığırtkan, daha talepkar, daha kendinden emin, daha özgür ruhlu... Dün akşam akşam yemeği esnasında şaşırttı beni...
Hep beraber sofraya oturmak ideal tabi, çok da takdir ediyorum yapabilenleri ama Naz'ın uyku saati nedeniyle 19:00 gibi yemek istiyor yemeğini, gecikirsek arbedeye dönüşüyor. Benim işten dönüşüm 18:30 civarı oluyor, aşkısı daha da geç ... Her zaman olmuyor tabi, ama dün kardeşim süper bir yemek hazırlamış, Naz önden nohutunu yedi sonra bizimle devam etti. Önünde patates püresi ve çatalı ile oynarken, fırlattı plastik çatalını... Bu aralar herşey fırlatılıyor zaten... İnatla " eeeh eeeh eeh" diye benim çatalı istedi, önce itiraz etsek de verdik tabi... Naz'dan bir uçan bir kaçan kurtuluyor bu aralar. Aldı kocaman çatalı baktık ki onunla yemeğe çalışıyor ... Sonra bizim cam bardaklardan istedi...Eeee koca kadehi veremezdik, ona da sincaplı bir cam bardak bulduk suyunu da ondan içti...
Yemekten kalkarken "çıkar kızım önlüğünü " dedik bir iki defa, çekip çıkardı kollarından :)
Buzdolabı magnetleri elinde koşturuyor, oyuncaklara ne gerek tüm ev onun oyuncağı... alıyor fırlatıyor, yenisini istiyor... Boşaltacağım buzdolabının üstünü o olacak son çözüm...
"Annnnneeee" öğrendi Cumartesi'nden beri... Çok uzun zamandır anne-baba diyor ama nazlı nazlı, istediği yapılmadığında şikayetçi tavırlarla, kucak istediğinde bu vurgulamayla yeni öğrendi... Şimdi her isteği önce "annnneeee" diye başlayıp sonra kendi dilinde konuşmalarla devam ediyor.
Biraz biraz "teyte" der oldu, arada "aaalı" da diyor teyzesinin peşinden koşarken...
Her gün gösterebildiği uzuvlarına yenileri ekleniyor ki, bu aralar " burun " favorimiz... Göz nerede, burun gösteriliyor, kulak nerede burun gösteriliyor, kafa nerede aynen... Bilmediğinden değil, biliyor da burnunu gösterip gösterip alkış yapıyor kendine koca bir sırıtma ile... Yeni öğrendi ya , sürekli onu tekrarlıyor.
Banyo sonrası kapıyor elimden tarağı , saçlarını tarıyor, tarağın dişleri saça denk gelmiyor hep ama olsun, mutlu oluyor....
Hala televizyon izlemiyor, kapalı tüm gün, arada müzik açıyoruz... Ama DVD'den müzik çalarken sesin televiyondan geldiğini bilip yapışıyor ekranına, bu yüzden görüntü bağlantısını kopardık... Zaten bu yapışma olayı televizyon izletmemem için yeterli...
Bazen kitaplarına yeni şeyler öğrenmeye çok ilgili, ama ilgisini çeken bir oyun ya da olası oyuncak materyali yakaladı mı dış dünyayla kendini kapatıyor. Şimdi Aslı ile konuştum... Meyvesini bitirmiş, oyun istiyormuş. Portakal nerede deyince topunu uzatıyormuş, elini uzatınca kardeşim parmağını uzatıyormuş ( bayılıyor işaret parmak uçlarını birleştirip kıkırdamaya minik E.T'im benim...)
Bak özledim şimdi...

Dolu dolu bir haftasonu, haliyle de uzun bir post daha...

Cidden dolu dolu bir haftasonuydu...
Cumartesi sabahı Cuma gününden SONBAHAR aktivitesine doyamamış anne-bebek babayı da dahil edip ormana giderler...
"Baltalar elimizde, uzun ip belimizde , biz gideriz ormana hey ormanaaa" eşliğinde yapılan yürüyüş sonrası, parkta favori oyuncağımız salıncakta bize göre uzun, Naz'a göre çok kısa vakit geçirdik... Sonrasında arabasından bir kere inip tekrar oturması mümkün olmayan Naz'la kozalak toplama, yaprak, ağaç, dal..vs gibi kavramları bizzat elleyip tadarak tanıdık :) Maalesef bunların yanında sürekli Naz'ın ulaşmaması için izmaritleri , pet şişe kapaklarını toparlamam gerekti... Naz'dan çok bizim hoşumuza giti diyebilirim bu saatler... Dönüşte aşkısıyla yakın markaj kedileri sevdiler ki , beslenme satinde onlarca kediden bahsediyorum. Mahalleliler besliyor ormanın kenarında... Ben de çok ciddi bir kedi fobisi vardır, başlı başına bir yazı konusu. Ama benim kabusum kızımın rüyası oldu....Kediler, acil çözüm yaratmam lazım...








Açıkhava ve bol oksijen bize de süper geldi, Naz'ın hemen uykuya dalmasını da sağladı ve eve yürürken bu sefer iyice uykusu gelen kızımız arabasına oturmaya bu sefer kısa süre itiraz etti ve hemen uyuya kaldı da belimiz rahat etti...

Günün devamında oyun grubumuz vardı. 2.sini gerçekleştirdiğimiz grup bu sefer Mert'İn evindeydi. Geçen hafta ayrıntıları yazamamıştım bir türlü... Bu sefer Rüzgar ve annesi Devrim de katıldı rötarlı olarak. Mert ayca büyük olmasının da verdiği olgunlukla Naz'ı hemen tanıdı, oyuncaklarını paylaştı... Beraber dans ettiler , ki Mert'in bu konuda çok yetenekli olduğunu söylemeliyim. Naz daha çok Mert'i izledi ama Rüzgar oldukça katılımcıydı...En çok toplarla oynadılar, top havuzunda Naz Mert'i elindeki topları almak için düşürse de Mert olgunluğunu bozmadı. Sinem'in sürprizi olan su bazlı köpük balonlarıyla da oldukça eğlendiler... Ama favorimiz devasa şişme top, yuvarlandıkça yuvarlandılar... Beslenme saatinde masa etrafında oturup yemek yeme denemeside Naz oyun bozandı ve bir kaç lokma dışında evi keşfe devam etti ve her fırsatta kendini mutfağa attı. Buluşmalarının sonunda serbest zaman geçirip oyuncakları keşfettiler... ( Bu notları en kısa sürede kısa bir rapor halinde siteye de ekleyeceğim)

Eve gelip Naz'ı Marina'ya emanet edip kendimi kuaföre , oradan da aşkısı ile Funda-Ecehan düğününe attık. ( tüm gün ulaşım sorumlusu olarak bizi yalnız bırakmayan aşkısına özel teşekkür :) mucks sevgilim) Çok güzel bir çift, kendileri gibi eğlenceli bir düğünle hayatlarını resmen birleştirdi...Çok keyifli saatler sonrası geceye devam etmek istedik ama Naz'la geçen bir yıl bizi biraz paslandırmış, nerede gece 12'de sokağa çıkan biz nerede şimdiki biz... Bir enerji geceye devam deyip istikameti şehre çeviren biz balkabağına dönüştük gece 00:00da ... Orası olmaz, burası şöyle derken bir bakmışız saat ilerlemiş, bizim enerjimiz azalmış... Marmaris Büfe'yi ziyaret edip evimize döndük ...
Pazar sabahı daha erken saate söz verdiğimiz ama geç uyanabilmiş karı-koca bizler nedeniyle geç gittiğimiz, biricikim kardeşimdeki kahvaltı ile güne bomba gibi başladık. NAz tabi daha bomba idi bir an yerinde durmadı, evi keşfe girişti... En son gittiğinde yürüyemiyordu tabi, hemen arayı kapattı... Dolayısıyla teyzemiz , ben Naz'ın emrine amade bir halde olduğumdan, yedirdi, içirdi, topladı akşama da biz de kalmak üzere hazırlandı da kendimizi sokağa attık. Şükürler olsun Naz uyudu yolda ve Emirgan Sütiş de güya sadece Naz'a bir çorba molası verip istikametimiz Dali sergisiydi... Meğer Naz'dan çok biz acıkmışız... Tıkındıkça tıkındık, bir baktık saat çok geç olmuş... Babasıyla cami avlusunda güvercin kovalayıp yorulmuş Naz geri gelince, Dali'ye uzun bir zaman ayırmak istediğimizden bir sonraki haftasonuna erteleyip İstinye Park'ta soluklandık...
Naz oturduğumuz kafede bir an durmadı, tüm masalarla tanıştı... Çok sevdiği plastik su ve meyve suyu şişelerini oradan oraya taşıdı durdu...
Naz'a uzun zamandır gidemediğim Kifidis'i görünce hemen uzun süredir ertelediğimiz ilk adım ayakkabısını aldık. Artık dışarıda da yürümekten çekinmiyor çünkü ve ben spor ayakkabıları yürüme işini iyice ilerletince giysin istiyorum...
P.S;Aşkısı aşağıdaki fotoğrafımızı çok güzel yakalamış , henüz 2 kardeş ve Naz şöyle bir pozumuz yoktu...


Çok uzattım ama uzun süredir geçirdiğim en keyili haftasonuydu... Her detayını hatırlamak istedim yazarken....

17 Ekim 2008 Cuma

B.E.Ö: SONBAHAR

Montessori grubuna dahil olduktan sonra "Gökyüzü" ndeki acemi aktivitemizi saymazsak ki bunu paylaşamamıştık, bu sabah Naz'la ilk gerçek aktivitemizi yaptık canlı canlı... Spontan oldu Cuma gibi yoğun bir günün sabahında ... Dün Naz bir anda güzelleşen havayı fırsat bilip dışarı çıkmıştı zaten... Ağaç, yaprak...vs kelimelere alışmış dünden.
Bu sabah güzel havayı kaçırmak istemeyen ben götürdüm Naz'ı sabah gezmesine, hem de ormana, Florya Atatürk ormanına... Aslında çok başıboş köpek oluyor ama erken saatlerde spor yapanlar çok olduğu için rahatça gittik.
Önce arabasında turladı, ben de yürüyüş yaptım... Ne de olsa anne-bebek aktivitesi, kendime de hediye ettim bu aktiviteyi...Sonra elimden tutarak kuru yaprakların, kozalakların , çam iğnelerinin üstünde yürüdü... Çok sık olan ormandan çekindi sanırım, arabasının çevresinde kalmak istedi. Sonra yavaş yavaş kitaplarından tanıdığı ağaçlara dokundu, kozalak fırlattı, kuru ağaç parçacıklarıyla oynadı... Hepsini yaparken seslendirdik, o mırıl mırıl konuştu ben anlatırken kendi dilinde... Tabi işe gitmek için ayrılırken ormandan , ayrılmak istemediğini geri koşarak ifade etti. Yarın sabah hava yine izin verirse çekirdek aile ormandayız. Biraz yaprak toplayıp etkinliğe devam etmek niyetindeyiz... Blogda devamını haftasonu okuyabilirsiniz...
Montessori blogunda yazmadığım ayrıntı ise beni gördüğünde arabasına oturmayı reddeden canım kızım yine öyle yaptı, ayaklarıyla belime kilitlendi... Ve ben 1 km gibi bir mesafeyi 10 kilodan fazla Naz kucağımda, elimde bir kere daha aldığıma şükrettiğim baston arabamızı ittirerek eve döndüm... Kan ter içinde ve ofise iyice gecikmiş , ama hem kızıyla keyif hem de spor yapmış bir anne olarak güne başladım , ne de iyi yaptım ....
Seviyorum seni ben şımarık.....




Uyku ve biz...

13. ayımızı geride bıraktık ve kızım bu akşam uykuya dalarken bir süre önce açtığım ama tamamlayamadığım bu yazı aklıma geldi... Aşkısı dışarıda bu gece, ben de fırsat bu fırsat bitireyim şu yazıyı dedim...Ben bloglardan çok şey okudum uyku konusunda kızım doğmadan ve doğduğunda... Pratik anne sayesinde tanışmıştım hamileliliğimin son aylarında uyku sorunsalı ve ilgili linklerle. Öğrendim diyemeyeceğim çünkü kimsenin yöntem bir diğeri için doğru değil bence ama çok faydalandım... . Hem unutmayayım hem de belki bu bloga göz atanlar için faydalı olur dedim ...
Gerçekten çok derin ve her bebeğin şahsına özel bir konu uyku... Her ne kadar meleklerimize tapsak da uyumadıklarında, uyutamadığımızda insanın sinirlerini zorlayan hassas bir nokta... .
Herkesin ortak fikri zaten, bebeği gözlemlemek, anlamak, sürekli iletişim ve rutin asıl olan. ..
Bizde durm şöyleydi ve şöyle devam ediyor;
İlk 6 hafta gece gündüz farkını öğretmek için çaba sarfetmedim. Naz daha hastahanede ilk kucağıma aldığım andan itibaren emmeye meraklı bir bıdık olduğundan 2-3 saatte bir emziriyordum, tabi bu sütümün artmasına da yardım etti, tabi emzirme ayrı bir konu, fırsat olunca onu da yazarım... Geceleri daha uzun uyuyordu ama tabi özellikle gaz sancılarının başladığı dönemde sabahın 4'ünde uyanıp uyuyamadığımız çok oldu... 6-7 haftalıkken başlamıştık uyku düzeni oturtmaya... İlk adım gece gündüz farkının ayırımı. Her gece aynı saatte ışıkları kapayıp odamıza gidiyorduk. NAz 4. ayın sonuna kadar odamızda kendi sepetinde uyudu, sonrasında da odasına geçti. Hiçbir zaman yanımda, yanımızda yatmadı. Hem o istemedi hem biz alıştırmak istemedik. Şimdi yanımızda uyusun dediğimizde sıkılıp kalkıyor hep...
Aynı saatte odasına gittikten onra, hemen uyumasa da çok loş ışıkta onu sepetinde yatırıp sakinleştiriyordum. Ama benim şu sıralar iyice çığırtkan olan kızım tabi usulca yatmıyordu sepetinde o zamanlarda. Bazı geceler 1 saattten fazla bazen 15 dakikada uyuyordu. Tabi bu hep emdikten sonra oluyordu. 15.gününde yalnız bakmaya başladım Naz'a, öyle arzu ettik çekirdek aile olarak ama tabi emziren, kendine de bakması gereken birtaze ane olarak isyan bayrağını çektim e anneannem geldi bana bakmaya ki ben de Naz'a bakabileyim. Kadıncağız kapılara dayandı, minicik çocuğu odaya tıktım diye.. Bir haftanın sonunda uyku saatine itiraz etmemeye başladı ve ben de tebrikleri aldım :) Hala da en geç 8.30- 9 gibi uyuyor NAz, o saatler gelince istesek de uyanık tutmayız, mızmızlanır, sebepsiz bağırır, gözlerini ovalar ki bu Naz'ın uykusunu gösteren sinyalidir.
Gece ışık olmadığını, oyun oynanmayacağını, en sevimli haliyle şirinlik yapsa da annesinin ona sadece "hadi uyuyalım" diyeceğini anlayınca vazgeçiyorlar zaten.
Naz 6. ayın sonuna dek anne sütünden başka hiçbir besin almadı, ilk haftasında geçirdiği ağır sarılık nedeniyle foto-terapide bağırsak florasını değiştirmek için bir kaç defa verilen mama hariç... Dolayısıyla hep uyumadan önce emdi ve hala emiyor... Geceleri de uyanırdı emmek için, acıkırdı çünkü süt çok uzun süre tok tutmuyordu onu. 5. ay sonu kontrolunde ; ki o dönem 10 gün kadar geceleri uyanmadan uyuyordu ,kilo alımı yavaşlayınca uykusunda emzirmeye çalıştım dr tavsiyesiyle ek gıdalara geçmemek ve 6 ayı anne sütüyle bitirmek için ve Naz yine gece emmesine alıştı... HEr ne kadar 9.aydan sonra gece beslenmesine gerek yok dense de ben 1 yaş sonuna kadar geceleri uyandığında emzirdim en az bir kere...
Diş ya da hastalık gibi durumlar hariç 6.aydan sonra genelde sadece bir kere kalkardı. Bazen mıkırdansa da duymazdan gelir yataktan çıkmazdım ki benim çıkaracağım seslerle uykusu dağılmasın yine dalsın... Ama bazen de mıkırdanma uzun sürerse en sessiz halimle okşardım sırtını ki çoğu zaman uyanmadan bir kaç saat daha uyurdu... Yani bizde öyle mükemmele yakın bir durum yoktu, hala da yok..
Hala hep aynı saatte uyku rutinimize başlıyoruz, gün içindeki uyku düzeni akşam rutininizin ne kadar işe yarayacağından %100 etkili. Eğer gündüz yeterli uyku almadıysa akşam tam onu yatırmaya hazırlanacakken sızmış bir bebekle karşı karşıya kalabilinir ki, bu son derece uzun ve yorucu saatler demek. Önce gece uykularını düzenledik biz.... Saat 19:00 gibi akşam yemeği, yazın her gün -kışın gün aşırı banyo, sonrasında isterse muhallebi ( Naz armutlu gece tahıllarına hasta :)), diş fırçalama, kitap okuma ve emmek bizim rutinimiz... Bizim de zayıf noktamız bu... Sütü uyumadan önce içiyor ve genelde emdiğinde uykuya kalıyordu. Bir kaç ay öncesine kadar kendi isteği dışında çektiğimde çok ağlıyor ve sinirleniyordu,ben de uykuya ağlayarak dalmasını istemiyordum. Uyku saatinde evde olmadığımda biberonunu içip uykuya geçebiliyordu dolayısıyla , emerek uyuya kalmasının " alışkanlık" kategorisine girmediğine inandığmdan bununla da yavaş yavaş başa çıkabiliriz dedim ve oldu da... Yavaş yavaş şimdilerde tam dalmadan bırakıyorum emzirmeyi "şşşş"layarak yatağına koyup emziğini ve corabını veriyorum v o dalana kadar göremeyeceği noktada oturup bekliyorum... Naz emziğini sadece uyku öncesi alır, başka zaman istese de vermiyoruz zaten, böylece aklına gelmiyor bile istemek... Çorap ise takip edenler bilir, bizim sakinleşme aracımız... Sıkı sıkı tutar, çekiştirir ve eğer sağ elinde kapalı gözünün üstüne bastırdıysa çorabı 10 san içinde uyuya kalacak demektir :) İlk aylarda da rutinimiz bundan çok farklı değildi, yemeği banyo sonrası veriyorduk çünkü mideleri küçücük ve hassas oluyor ilk aylar, gaz ek gıda süreci derken, banyo öncesi dolu mide kötü sürprizler doğurabilir....
Gündüz uykuları ise ilk aylar itiraf etmeliyim pek düzen oturtamadığım bir konuydu. Ama genel kural hep aynı saatlerde uykuya yatması elbette. Biz 5.aya kadar gündüz uyku rutini oluşturamadık çünkü ben bir emzirme rutine de oturtmadım, ek gıda vermediğim için istediğinde emzirdim... Ta ki işe başlama arifesine kadar... Naz'ın bana sürprizi sütüm çok ve pompaladığım halde işe başlamama 15 gün kala keşfettiğim biberonu reddetmesi oldu. Evet neredeyse hiç kullanmamıştı ama bu tepkiyi de beklemiyordum... zor bir haftadan, benim ağlayıp 5 aylık bebeği nasıl besleyeceğiz diye ağlamalarımdan sonra fikrini değiştirdi de nihayat hem bu konu çözüldü hem de sü iznim süresince öğlenleri eve geleceğim için beslenme ve uyku saatleri oturttuk... Sabah 7 de uyanan Naz o günlerden beri de sabah 09:30 ve 14:30 olmak üzere 2 uyku yapıyor. Emmediği için gündüz uykuları öncesi , masaj, bacaklarını okşama, sıvazlama gibi ehlikeyf durumlar var. BAzen bir anda çabucak uykuya dalarken, bazen ters takla, zıplama, duvarla yatağı arasından eline ne geçerse fırlatmak.vs gibi sinir bozucu aktiviteler yapıyor ki bu zamanlarda "neden bu çocuğa sallanmayı öğretmedim" diye hayıflanıyroum...
Haftasonları ben evdeyken sabah uykusunu atlıyor ve öğle yemeği saati 13:30 gibi ufak çaplı bir krizden sonra sızıp normale dönüyoruz:) Çok ısrar ilişkimizi olumsuz etkiliyor , o kızıyor uyutmak istiyorum diye bense geriliyorum, bu yüzden bir kaç haftasonu odaya kapanıp sinir kriziin ucundan dönünce bıraktım artık ısrarı....
Bakıcımızın da benimle aynı rutinlere sadık ve çok disiplinli olması en büyük avantajımız oldu, çünkü tutarlılık çok önemli. Evdeki tüm bireylerin geliştirdiğiniz ya da geliştirmeye çalıştığınız yönteme saygı göstermesi lazım. Eğer o gün ben ya da eşim gecikecekse, Naz bizi beklemiyor, hep aynı saatte uykuya aynı şekilde hazırlanıyor ve uyuyor. Maalesef hala Naz'ı odasında bırakıp çıkamıyoruz uykuya dalması için, yani %100 kendi kendine uykuya dalamıyor, bir sonraki aşama bu olmalı. Ehlikeyf talepleri var...Eeğer uykusu geldiğinde yatağına koyduysak, hemen yüzüstü dönüyor , bazen kendi kendine poposunu sallıyor pışpışlar gibi :) Son zamanlarda pışpış, sıvazlama seansını kademeli azaltmaya başladık ki fayda ediyor gibi görünüyor. Çok hareketli bir bebek olduğu ve biz odadan çıkınca yatak kenarına uyku başına vurmuş şekilde tırmanıp zıpladığından, kendine zarar vermesinden korkuyorum ve dengeli bir yürüyüşe kavuşana dek odada yalnız bırakmayıp, usulce yanında beklemeye karar verdim, arada başını çevirip bizi görünce gülümseyip kaldığı yerden devam ediyor. Bahsedilen güven hissini biz böyle yaratabildik. Ağlatmak ya da odada yalnız bırakmak şu aşamada hiç bize göre değil...Hastalık ya da diş hariç, hala 1 kere sabah 4-5 arası uyanıyoruz. Su verip yine emzik+çorap ikilisiyle kısa sürede uykuya dönüyor... Ama tabi istisnalar kaideyi bozmaz, az önce mıkırdandı su+çorap ve emzikle şu an yine yatakta şükür...
Çok uzun oldu, ama ne zamandır niyetleniyordum yazmaya, iyi bir arşiv çalışması oldu 13 ayı özetleyen

15 Ekim 2008 Çarşamba

Amaçsız yazı...

Ne Naz'ı,yaptıklarını yapamadıklarını, ne de bizi anlatmak derdim...
Şu kısacık annelik hayatımda anladım ki , ne tek bir doğru ne de yanlış var. Her bebeğe her aileye doğru gelenler, bazen gelmese de olması gerekenler... Sorumluluk , bilinç ve buna uygun action'lar lazım. Ama bazen farkındalık yapılması gereken ya da istenenler için yeterli değil... Mazaret mi? Kendime soruyorum cidden... Hayır, değil bence...
Başarılı bir profesyonel hayatım var ve devam etmek istiyorum , bundan eminim... Evet kızımla ilgilenmek full time, bu da bir seçim ve bunu seçebileceğim halde seçmediğim için pişman değilim ve ileride de olmayacağım die umuyorum. Çünkü bu benim...
Ama bir yandan da kimsenin tam da benim istediğim gibi Naz'la ilgilenilmesi mümkün değil. Kontrol altında tutabildiğim ve emin olduğum bir şey varsa o da şu ki ; şefkat ve sevgiyle büyüyor. Sabah ilk uykusuna yatana kadar annesi evde olabiliyor- tabi ofis taşınıyor 15 güne kadar ve artık evden herkes gibi normal bir saatte çıkmama gerekecek-akşamları ise en az 2 saat onunla ve sadece onunla vakit geçiriyor... Bakıcısı düzgün Türkçe konuşamıyor ama yine de kitaplardan ona öğretiyor onunla öğreniyor ve en önemlisi Naz'a tapıyor... Elbette benim ona öğrettiğim ve yanımda olmam gibi değil, ama full time evde olduğumda Naz'la bu kadar bile net vakit geçiremiyorum.. Bu da çözülmesi gereken bir konuydu haftalardır. Değiştirelim..vs derken olmadı, Nazın gelişiminde geriliğe neden olacak bir durum mu emin değilim. Ama kalbimin sesini dinledim.
Naz hep 8de uyusun istiyorum ve bunu gerçekleştirmek için işten gelince bir an durmadan oyun, banyo, yemek... bunlara girişiyoruz rutin bozulmasın diye... İki kelama fırsat yok saat 9'dan önce, oysa kafa kazan gibi...
Haftasonları Naz'sız bir an geçsin istemiyorum. Evde olduğum sürece o da yanımda, ben ilgileniyorum. Aşkısı ilgileniyor...Dışarı çıkma planları hep onunla da yapılabilecekler üstüne... Onu bir de haftasonu bizsiz bırakmak istemiyorum ama bir yandan uyku ve yemek saatleri hiç değişmesin istiyorum. Ama bizim de arada teneffüse ihtiyacımız var aslında...
Naz hergün dışarı çıksın, sosyalleşsin hava alsın istiyorum ama evimiz site içinde değil, yakında yürüme mesafesinde park yok ve haftaiçi ben evde yokum... Havanın güzel olduğu ve arka bahçeye inebildiği günler hariç Naz genelde evde ve maalesef yakın aylarda arkadaşı yok. Buna çok üzülüyorum. Şimdi başlamaya çalıştığımız oyun grubumuzla buna bir çözüm yaratmayı umuyorum. Bizim ay grubumuzda anneler genelde hafta içi buluşuyor ya da karşıda... Yine çalıştığım için park, sosyalleşme, oyun grubu...vs de de kısıtlamalar var görüldüğü gibi... Şimdi buna yönelik çözümümüz bir siteye taşınmak olacak ama hangi semtte? Yine çözülmesi gereken bir soru daha...
Yemek yapıp , evimle ilgilenmek istiyorum. Aylardır el atmak istediğim çekmeceler, dolaplar... Ama enerji lazım, temellikten silkinmek lazım- istemek lazım... Ara ara geceleri bölünen uykularla erken saate ayılmadan başladığım gün, yoğun bir iş, sabah akşam Naz'a ,sadece Naz'a ayrılan vakit, akşam yemeği ,ve pili bitmiş bir ben... Böyle anlatınca acınası geliyor kulağa ama değil. Marina var sağolsun, sağ kolum...Aşkısı hala anlayışlı, hala yanımda... Şanslıyım, biliyorum...

Ama seçimlerini yaşarken bile insan ,vicdan muhasebesi bitmiyor. Farkında olup bazen değiştirmeye gücün yetmiyor ya da değiştirmek istemiyorum.... Bu da beni yoruyor...

Zaman zaman bunalsam da, bir arada olmak, sağlıklı ve mutlu olmak, sevmek, sevilmek ve o bir çift kocaman gözün ışıldaması gülerken dünyaya bedel ve şükretmek lazım... Biliyorum ama düşünmekten kendimi alamıyorum...

13 Ekim 2008 Pazartesi

Sesim geri gel...

Sesim bir türlü düzelmedi... Cızırtılı frekans arası radyolar gibiyim. Öksürürken ise bir türlü marşı basmayan motor sesi... Marina'nın sodalı sütü bir kaç saat fayda ediyor , gece oldu mu başlıyorum öksürmeye... Boynum şallı geziyorum... Naz'ın uykusunun hangi kısmına ( derin- hafif ) denk geldiğime göre Naz'ı uyandırma kapasitem de değişiyor... Önemsemedim, hata ettim. Grip değilim nasılsa, geçer viral akıntıdır dedim... Çakma doktorluğum tuttu, hatta ezbere bilip kullandığım şurupta da sorun yok , doğru yoldaymışım ama geçmedi işte ... Aşkısı dün gece 03:30 da Naz uyanmadığı halde biz ayakta olup mutfakta sıcak süt içmeye çalışınca isyan etti, sabah kolumdan tuttu doktora götürdü... KBB'ci pastil, nasal, boğaz sprey... vs dayadı , allahtan antibiyotik vermedi, zaten kullanmak istemediğim için gitmemiştim, bakalım fayda görecek miyim... Sesimi istiyorum, kızımla hırıldamadan konuşmak, favori şarkımız "mini mini bir kuş" u söylemek istiyorum...Daha da önemlisi kapıları kapatıp aman Naz uyanmasın diye kaçak kaçak öksürmek istemiyorum....

P.S : Son karar Marina geri geliyor, 28'inde gidecek 6 Kasım'da İstanbul'da olacak... Evet Naz'la uyumlarını bozamadım, başkasına güvenemedim, Türkçesi daha iyi olsa da ben evde yokum tüm gün acaba kızımla ilgilenir mi bilemedim... Naz bır bır konuşunca , Marina da biraz ilerletince dili ve geri gelmek isteyince, evde de vızır vızır çalışıp tüm yükümü alınca... İyi mi ettim kötü mü bilmiyorum ama içim huzurlu en azından emin ellerde bundan eminim, çünkü mutlu çok mutlu ...

10 Ekim 2008 Cuma

Bu sabah...

Bu sabah sularında Naz'ın resitali damgasını vurdu apartmanımıza... Evet odaya, eve değil apartmana. Geceleri hiç şaşmaz 10,5 saat uyur Naz... Saat 07:00 civarı uyaniır yatış saatine göre ve kahvaltı sonrası kestirmesine kadar, evet hala 2 uyku yapıyor günde teke inemedik henüz, en sesli zamanı ... Bazen ben biraz gec gidiyorum yanına kafamı kaldıramadığım zamanlarda, ama o uyandığında tüm apartman uyanır...

Camın önünde yapıyor kahvaltıyı. Aynı anda yapamıyoruz hepimiz evden çıkış saatlerimiz nedeniyle ve Naz saat 07:30 da yemek istiyor, yemezse de ortalığı yıkıyor. Tipik Başak, düzenli ve dakik...Ev 1. kat olunca , sokağın çöpçüsüyle kanki oldu... Bıyıklı tonton amca ona her sabah el sallıyor, bizim ki de ona...

Bu sabah ksilifonuna taktı ve mama sandalyesine bizimle geldi ksilifon kahvaltısı hazırlanırken... Bu arada sadece kendime not, 2.bebek yaparsam hatırlayayım diye Naz bulamaçtan hoşlanmasa da favori bulamaç tarifi;

Bebek bisküvisi+ekmek içi+lor peyniri+tahin+ çekilmiş ceviz/badem bunları çoğunlukla çok çok açık rezene çayı ile bazen de 10cc kadar sütü sulandırıp bal ilave ederek hazırlıyoruz.

Ama tabi bunun üstüne ekmek+kaşar vazgeçilmezimiz...


video

Cidden müzik çok ilgisini çekiyor, kimiyle sakinleşiyor ( Sinatra hala bir numara, Saydam iki) kimiyle dansediyor, kimine ksilifon da eşlik ediyor... Hadi Yapıncak, bekliyoruz "music together"ı ...

P.S: Bu aralar iyice yok olan sesimle kızıma ses vermem lütfen dikkate alınmasın...