20 Nisan 2009 Pazartesi

Maşukiye'deydik

Bu haftasonu bahar geldi, baharı kutladık... Hem de Maşukiye'de... Sıcak sıcak, temiz temiz... Oksijen çok, dert yok :)
Naz ilk defa çocukluğuna doydu... Cumartesi akşamı ilk günümüzün akşamı kokladım boynundan, toz, ter ve toprak kokuyordu. Olması gerektiği ama olamadığı gibi. Uykudan bayılana dek koştu, parklarda oynadı, bizimle PAzar sabahı yürüyüşüne bile çıktı...


Geçen Perşembe aşkısının doğumgünüydü, o akşam ben çok hastayım, aşkısı sevmez doğumgünü muhabbetlerini, oysa planlarım vardı, olmadı... Kızını ve beni kaptı Florya sahile indik. Laleler diz boyu, serin bir meltem, temiz deniz havası... Geldi benim koca gaza tabi , hemen Yelda ve Erhan'ı aradık, onlar dünden razı... Cuma günü ufak bir otel organizasyonu. Cumartesi sabah biz ve Yelda-Erhan yollarda. İlk durak Umraniye, anne-anneanne Aslı'yı taşıdı, kendilerini de Mersin'e taşıdılar, sürpriz yapıp onlara baybay dedik kapıdan...

Saat 11:30 ,Maşukiye'de otele yerleştik. Arabaları bırakıp kahvaltı yapmak için biraz tırmanışa geçtik. Kızım babasının tepesinde :) Kendileri tabi papatyalara ve çocuk parkına daldı. Kendine ablalar abiler edindi, sallattı kaydırttı kendini. Biz hüplettik kahvaltıyı, enerji bol. Naz ve Muhabbet dinlenmeye otele, bizler dere tepe düz, Kartepe'ye çıktık... 3 sene önce ilk açıldığında gitmiştik KARTEPE'ye otele, kaçarak geri dönmüştüm. Yine hayal kırıklığı, ama neyse yeni açılmış dağ yolları, Milli park girişinden Geyik alanına tırmandık,, karlara dokunduk. Bir tarafı Marmara körfezi diğer tarafı Sapanca gölünü gören tepede biramızı yudumladık, güneşlendik :)


Kızımızı da alıp deli gibi gürleyerek akan akarsuyun yanında, otelde akşam yemeğimizi yedik. Çimlerde top oynadık...Naz günün yorgunluğuyla mışıl mışıl uyurken biz Sapanca'yı keşfe çıktık. Eskiden Dedeman'ın işlettiği Gölevi eskisi gibi değil, ama yine de göle sıfır ve güzel tabi, bir kaç yere daha baktıktan sonra yine Maşukiye'de Motali restaurant'ı keşfettik şans eseri. Güzel bir mutfak, hoş biz toktuk pek tadını çıkaramadık, yaşları olgun, yaşlı denmez o ruhtakilere, bir ince saz ekibi , bir fasıl bir fasıl....

Gecenin bir yarısı Naz hnm uyandı mama mama diye, otelde o saatte süt nereden bulunur? Bir baktım benimki 19 aylık süt kaynağını " aç aç " komutu ile istiyor. Nazarınız değdi hanımlar bizimki zor zamanlarda yapacak bir şey yok deyip emdi , hatta bitince kızıp" bitti bitti" diye kısık sesle söylenip kapattı kendileri. Tabi aramızda kıvrılmayı tercih eden Naz hnm sabaha dek bizi yataktan attı :)

Sabah saat 7:30 da uyanıldı, Naz'a kahvaltı yaptırıldı. Önce dayanamaz biz de taşıyamayabiliriz diye düşünülen Naz bizle dere tepe düz 2 km yürüdü. Tamam 1,5 km babanın tepesi , anne ve Yelda teyzenin kucağı, Erhan amcanın tepesi, Muhabbet'in omuzu diye paylaşıldı ama olsun, popoyu kıvıra kıvıra yürüdü vallahi. Üstüne biz kahvaltı ederken kendileri keşfe devam etti.

Bizler iseuzun kahvaltı, üstüne çimen hamak gazete derken, kalabalıktan kaçınmaya çalıştık... Eve dönmeden önce Heinz'da çayımızı içip, alabalıkları besledikten sonra Maşukiye pazarından alışverişimizi de yapıp İstanbul'a yollandık.

Asli görevimiz yemek gibi geçen haftasonuna uyması açısından Umraniye Karadeniz pidecisi fikrine sadık kalsak da, arabada sıkı yönetim estiren Naz'ın uykuya dalmasını fırsat bilip direk eve gazladık...

Tabi bu sabah iş daha gıcıktı, trafik daha sinir bozucuydu, ben daha tahammülsüzdüm ... Ama NAz daha pozitifti, anılar daha yeşildi, aşkısının yüzü daha bronzdu, dostlarla muhabbetin sıcaklığı hala vardı...

Kısacası tez zamanda yeniden gidele , daha kalabalık oluna, her yer insanlarla güzel çünkü ...

15 Nisan 2009 Çarşamba

19.aysonu notları

Posted by Picasa
Ara verdikçe birikiyor söylenecekler not düşülecekler, biriktikçe yazmak zorlaşıyor, zorlaştıkça erteleniyor. Aslında bu kural yazı için geçerli değil sadece galiba … Ben de bir erteleme halleri oldu işte…

Aşkısı geldi, kızım mutlu. Anne-anneanne- teyze cümbür cemaat kudurdu son 2 haftada iyice. Bıdır bıdır. Sürekli sandalye koltuk tepesinde. Çok sevgili bebekleri en sevdiği oyuncağı , varsa yoksa bebeklerini yediriyor, içiriyor, seviyor, uyutuyor hatta altını değiştiriyor J Eğer ben izinsiz odasına dalıp, canım cicim kızım yaparsam , da bana “şşş “yapıp parmağını dudaklarına götürüyor. Hatta dün sabah bu sahne yaşandığında üstüne bir de “ bay bay “ diyip beni başından savdı.
Artık sabahları ben evden çıkarken, lütfen oyunun bölüp yanıma geliyor. “Öpücük yok mu” diye sorunca dudaklarını uzatıyor. Büyüdü, eskiden ağzını açar yapıştırırdı yanaklarıma …
Her hali şaşırtıyor beni… Bazen büyük adam olgunluğunda, ama çoğunlukla her zamanki zıpırdak, bir an yerinde duramıyor…
Kovalamaca oynamaya çalışıyor sürekli bizimle,süreki “ceee “ yapıp kıyıdan köşeden arkasından koşmamızı bekliyor. Bazen hızını alamayıp olduğu yerde tıpırdıyor. Koşarken “ aaaa” diye çığlıklar duyuluyor. Bu mutlu hallerini seviyorum, özgür yerinde duramayan, törpülenmemen için, kendin gibi kalması için elimizden geleni yapmak en önemli ebeveynlik ödevim benim.
Kendisi yemek yemeye çalışıyor mütemadiyen, pek hevesli… Sabahları ünlü bulamaca devam , yediremiyorum peyniri, zeytini tek tek. Seviyor o bulamacı, ben de bakıyorum tadına sevilmeyecek gibi değil.
4 aydır dr’a götürmedim. 18.ay sonundaki aşısını da yaptırmadık hala… Aşı konusunda bir an önce gitmemiz lazım ama, dr’a her şeyi normal olduğu için götürmedim, pişman da değilim. Sağlıklı, yeme içme normal, dişler sancısız çıktı ufak mızmızlıklarla, niye gidelim ki? Hele hele International ‘ın son dönemdeki devlet hastanesinden beter bekleme sıralı bölümüne girmeye hiç niyetim yok, dr’umuzu sevmeme rağmen. Allah düşürmesin, ne diyeyim…
Tek sorunumuz alt 4 ön dişteki lekeler, biberon çürüğü diyorlar. 18 ay dolu dolu emen , biberonda sadece şekersiz süt için ve sadece günde 2 biberon ve üstüne dişi fırçalanan, tatlıdan zerre hazzetmeyen Naz’da bu nasıl oldu bilmiyorum. Demir’i de bırakalı 4-5 ay oldu, sadece pekmez içiyor…. Ama oldu işte lekeler ne yapalım…
Bu arada kızım emmeyi bıraktı. Seyrelmişti zaten, sıkılıyordu emerken… Hiç şaşaırmadım Naz kadar özgür bir bebeğin bırakmasına emmeyi. Ben de kendisi bırakmışken ısrar etmedim. Sütüm hala var, ama kesmek için bir şey kullanmıyorum, şimdilik bir rahatsızlığım yok …

Daha birikenler çok ama yavaş yavaş yazacağım, sindire sindire. Ama öncelik elbette Naz’ındı…


2 Nisan 2009 Perşembe

Bizden...

1 ay öyle detay detay anlatılmaz ki, sayfalar yetmez, hele benim gibi uzun uzun yazan birine hiç yetmez…
Özeti şu aslında, Naz’a yeni bir abla geldi. Maya ülkesine dönmek zorunda kaldı, 2-3 hafta öncesinden haber verdi neyse ki. O evdeyken yeni denemelerde bulunduğumuzdan Naz’a pek dokunmadı. İlk gelen Maya’nın tavsiyesi ile geldi, ama 3. gü göndermek durumunda kaldık. Önce Naz’ın hafiften gözü bere oldu, benimleyken de olabilir, koşturuyor deli gibi, ama bana haber verilmemesi ve eve gelince görmem, bunun üstüne sabah gönderelim, olmayacak derken, çocuğu sabah 5’de yataktan çıkarması sabah oldu, uyandı diye son damla oldu. İşe gitmedim elbette, kızımla kaldım. Geçen haftasonu başlayan ablayı gözümüz tuttu hepimizin, bakalım.
Aileden uzak ve çalışırken, bakıcılar kaçınılmaz , biliyorum, ama kabullenmek zaman alıyor. Bende de öyle oldu. Resmen 1 aydır ruh gibiydim. Üzerine işte yeni değişiklikler, başlangıçlar… Bir de aşkısını geçen haftasonu Çin’e gönderip böyle kalakalınca 2 haftalığına insan isyan edeb,iliyor yani… Annemler de gelmek konusunda naz yapınca, ben de “eeeeee” dedim hayata biraz.
Neyse aşkısı sağsalim ulaştı, uzun da olsa 1 hafta geçti sayıyorum. Çok özledik , kızım da ben de… Naz keyifli, anneannem geldi geçen Çarşamba gecesi o evde Naz’ın başında.
Bu sabah ise ne ruh halindeyim biliyor musunuz ; Şükürler olsun, iyi ki beraberiz, sağlıklıyız, işimiz gücümüz yolunda, bugünlerde beni yalnız bırakmayan dostlarım var, ve iyi ki bahar geldi. NE alaka demeyin, hayat sarpa sardığında gökyüzünde de ışık olmayınca depresiflik seviyesi artıyor azıcık…
Çalışmak ve evdeki duruma üzülmek dışında, biz neler mi yaptık;

Her haftasonu oyun grubumuzla görüştük; Son 3 haftadır not edemedim. Önce bizde, sonra Sinem’lerde serbest oyun denebilecek iki oyun gününden sonra geçen haftasonu organizasyonsuzluğumuzdan Mert ve Naz baş başa kaldı. Florya’da belediye tesislerinin olduğu parktaydık. Biz zaten sık gidiyoruz haftasonları, oyun grubu buluşmalarımız için de süper olduğunu denedik gördük. Acıkan minikler ve onalardan daha çok yorulan biz üstüne kendimize yemek ısmarladık. Mert arabada uyudu tabi ama benim cingöz öğleden sonra uykusunu da es geçip tüm gün aynı enerjiyle cıvıldadı …

Pazar günü ise evimizin hemen arkasındaki Atatürk Ormanı’na gittik kızımla. Kesin aşkısı gelir gelmez ilk Pazar sabahı kahvaltısını orada piknik yaparak yapacağız. Oyun grubumuz için de süper olur.

Bu haftasonu hariç önceki haftasonları Cumartesi akşamları dostlarla dışarıdaydık, Taksim’de yenilen, içilen dansedilen bir gece, geçen haftasonu Yeşilköy’de sakin bir akşam yemeği ( denemeyenlere ve yolu düşenlere Yeşilköy’de Paccino diyorumi kendi yapımları şarapları toprak testilerde ve kadehlerde ikram ediliyor, lezzetler 10), hafta içi Yelda’nın fırın sütlacı sayesinde daha da tatlanan ev sohbeti, evde biriken DVD’lerden izlemediğimzi AROG’u izleme denememizde karı- koca koltukta sızıp kalmak, son zamanlarda başta kocanın sardığı limonu yeşil çay demlemek, Naz’ın bitmeyen enerjisine yetişmeye çalışmak ( ayrı post yazılacakJ)

Bu sabahlık bizden bu kadar. Bu satırları işe giderken yazıyorum, ve blogumu yazmayı ve blog arkadaşlarımı okumayı ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Bu sefer söz dostlar, tek tek ziyaret edip okuyacağım sizleri. 1 aylık biraz zorunlu biraz kişisel ( sorma gitsin, en tepede anlattıklarım alenen teşhir, ama ne yapayım paylaşalım ki dertler azalsın) ayrılık baharın gelişiyle bitti J

13 Mart 2009 Cuma

Geri geldik...

15 gün olmuş yazmayalı. FArkında değilim diyemeyeceğim, farkındayım ve maalesef farkındayım.
Şiştim ... İşte , evde... Herşey yine üstüste... Geldi mi tek tek gelmez zaten. Bu sefer yazıp rahatlamak da istemiyorum, tam tersi hepsini yazıp anlatmak sil baştan yaşamak gibi geliyor. Şimdi kabullenmek, elinden geleni yapmak ve kalan kısmını da tevekkül. Sağlıklı ve beraberiz, bu zamanlarda geçecek... Bugün kırılma noktasını yaşadım, hiç olmadık bir yerde bir tek soruyla bardak taştı, benden de gözyaşları. Kendimi masamdan kalkıp koridorda volta atarken buldum... ÇAbuk topladım, geri geldim ama kendime de geldim. Bu noktadan sonra daha kötü hissedemem herhalde, şimdi yukarı ivmelenmek lazım... 1 hafta sonra ilk defa şu saatte yatağa atmamışken kendimi, yazmak lazım
NAz 1,5 yaşında :) Bu ayrı bir postu hakediyor. Tek söyleyebileceğim, her gün yeni bir değişim, oyun, tavır... İnanamıyorum 13.aydan sonraki hızına... Bu haftasonu babasıyla aramızda tek bir defa " ne zaman çıkarız? " cümlesine şahit olup, çekmecesinden atkı- şapka takınıp kapıyı açmaya çalışrken bulduk kendisini, o kadar söylüyorum.... Bu haftasonu sakindi, ama bir önceki haftasonu Cumt günü oyun grubumuzla beraberdik MErtler'de... Pek bir keyiflilerdi. 4'ü beraber aynı top havuz/yatağında vakit geçirebildiler, birbirlerini beslediler. Mert NAz'ı korumaya aldı, tam bir çete havası var ikisinin arasında :) Geçen haftayı herkesin işleri ve yoğunluğu nedeniyle es geçtik, ama şimdi e-maili atıyorum, bu hafta inşallah bizdeyiz... PAzar günü ise Ozgun-Atilla-Ahmet ve YElda-Erhan'la Ozgunl'erde sabah 10:00- akşam 19:00 olan bir gün geçirdik. Biraz bizim emrivakimizle oldu, ama kimse de şikayet etmedi :)

Hafta içleri kaçamaklara devam ediyoruz ve Perşembe gecelerini fiksledik sayılır, yarın yine PErşembe, hayırlısı bakalım... Geçen hafta Ozlem-Cengiz'le yaptık Perşembe gecemizi. Bebek'te denize sıfır açıkhavada kahve bile yudumladık...
İyi geldi güzel şeylerden bahsetmek... Geri dönüp yazmak lazım, boşladığım blog dostları ziyaret etmek, gönüllerini almak lazım :)

27 Şubat 2009 Cuma

Deli miyim ne?

Başımı kaşıyacak vaktim yok , ama unutmamak için yazıyorum;
Toplantı odasına bırakılan yarı finish'li kumaştaki amonyak kokusu Naz'ın bezinin kokusuna benziyor diye oday 3 defa girilir mi önünden geçerken? Girilir...

26 Şubat 2009 Perşembe

Zıpır Pazar


Cumartesi akşamı bizi korkutan Naz ve Pazar havanın yine süper! olması sebebiyle evde takıldık... Evde vakit nasıl geçiyor hiç anlamıyorum haftasonları. Hafta içi aynı sürede neler neler beceren yetiştiren, dünyaları halleden ben, haftasonu günün sonunda " eee hiçbir şeye yapmadık" psikoljisiyle kalakalıyorum... Bu haftasonu pazar alışverişini yapan er kişi olunca, Naz uyurken ben de biraz kendimi toparladım. Kızıma patatesli top kek yaptım... 10 dakika da yapılıp 20 dakikada pişiyor , Naz da 2'şer 2'şer yiyor...
Naz'ın uyumasını fırsat bilip market alışverişi, kahve, gazete, kitap... birleştirip 2 saatlik bir mola yaptık sevgili ile...
Bu hafta Maya ve Naz başbaşa kaldılar 1 ayın sonunda, hem haftaya 2 saatlik ön antreman oldu onlar için. Ben tabi arabadan inerken, kapıyı anahtarla açacağım, baskın yapacağım, acaba ne yapıyorlar... gibi sorularla standart kasıntı müfettiş Gadget hallerinde sevgiliye kahlaha attırırken baktım eid ile büdü pencerenin pervazında sokak izliyorlar oyun oynayıp. Ayyyy ne mutluluk. Yukarıdaki kareler eve girişimizden hemen sonra. Kudurduk 3'ümüz... Bizim ki alıyor lap top'u çalışıyor, tık tık tık... tırmanıyor, yatıyor, zıplıyor, köprü kuruyor, benim dekarsyon dergilerine ortak oluyor... Yakında parende atacak, bekliyorum, az kaldı...

Neyse bir gaz not etmek istediğim haftasonunu yazdım. Gecenin bu saati ancak, bu saatten önce çalışıyordum hazır sevgili dışarıdayken. Bu aralar zaten ne yapıyorsun diyenlere sadece çalışıyorum diyorum, çünkü cidden öyle :) Apayrı bir post konusu... Çalışmak için mi yaşıyoruz, yalamk için mi çalışıyoruz geyiği... Ben bu aralar a şıkkıyım...

Posted by Picasa

25 Şubat 2009 Çarşamba

Rüya bir yaşında....

Bu Cumartesi Naz'ı arkadaşının doğumgününe, kendimizi de senelerce görüşemeyip geçen sene anneler günü'nde yaptığımız kahvaltı organizasyonunda tekrar bir araya geldiğim, ben çünkü Pınar benim üniversite arkadaşım, Pınar ve Faruk'un anne ve babalıklarının 1. yılını kutlamaya gittik...
Ev pür neşe çocuk kaynıyordu . Naz kapının girişinde yanımdan ayrılmadı, halıyı kendine sınır çizdi, üstüne adım atmadı, antrede bekledi bir süre... Kucağıma almadım, ama yanından da ayrılmadım... Zamanla alıştı, bir ara tek başına Rüya'nın oyuncaklarını karıştırıyordu. RÜya da Naz'ın izinde, pıtır pıtır yürüyor, kafa dimdik, her yeri didikliyor, çok da akılıı bakıyor zaten... En son Ağustos sonu Naz'ın doğumgününde beraberdik, zaman su gibi akıyor, ben yakalayamıyorum. Kendime kızıyorum sonra, neleri kaçırıyoruz diye...


Bu ay 2. defa basındayız. Faruk bize jest yapıp Naz Arslan/Florya olarak Hoca efendi bölümünde kızımıza yer vermiş, teşekkürler :)
Dönüşte NAz araba koltuğundan neden mızıldanıyor acaba, Ikea'ya uğrasak mı, tarifk ne durumda acaba... diye konuşurken kendi aramızda, bir anda Naz böğürmeye başladı ve o kadar şiddetli kustu ki, tıkandı. Şükürler olsun ki arka koltukta onun yanındaydım, yoksa TEm'de ne yapardık bilmiyorum. Hemen terş çevirdim, bir yandan onu sakinleştirmeye çalıştım bir yandan da ön koltukta deliye dönen, Naz doğduğu günden beri en büyük korkusu yemer yerken, ya da uyurken NAz'ın nefessiz kalması olan kocayı. NAz ağlamadı, sadece üstünü gösterip " pis pis" dedi. Elbise giydiğinin ve güzel olduğunun farkındaydı, üstünü tutup "cici cici" diyordu evden çıkmadan. Sakinleştirip hemen değiştik üstünü. Benim öyle bir şansım yok tabi kusmuk içinde. Üşütmüş, nasıl hem de. O kadar da korudum kendimce, ama çook soğuktu. Sırf bu yüzden sabah onu Gymboree denem dersine de götürmemiştim. Kucağıda 2 defa daha çıkardı. Sonra bir bitkinlik, kucağıma gelmeyen çocuk, yapıltı bana, kafasını dayıyor koynuma, sarılmaya çalışıyor... Uyutmamak için bildiğim tüm şarkıları söyledim, bir yandan panikten gözü dönmüş, acısını benden çıkaran babaya da laf anlattım. KApıda Maya bekliyordu, kızı da kapıda bıraktık yavaş geleceğiz diye.. Hemen o Naz'ı paklarken ben acaba bir önceki akşam pişen ve öğlen yedirttiğim karnıbahar çorbasını beğenmeyip acil tarhana çorbası pişirdim. Neyse ki yedi ve uykuya yollandı, ben de kendimi temizledim ama kızımın bana o yardım isteyen sokuluşları herhalde gözümün önünden bir süre gitmeyecek... İyi ki iyi ki arkada ve yanındaydım, başka türlüsünü düşünemiyorum...

20 Şubat 2009 Cuma

Bozcaada...

Bu postu kendime terapi ve hediye, TGF, Cuma gü sabahı yayınlamaya karar verdim :)

Bu haftasonu oyun grubumuzdaki annelerle Bozcaada hayalleri kurduk dedim ya... Farkettim ki ben Bozcaada'ya bu yaz gidişimizde, Temmuz'un ikinci haftası bloga ara vermiştim. Zaten 5-10 post yazmış sonra evde tek başına bebk bakmaya çalışan bir anne, sonra da hem çalışan hem eve yetmeye çalışan bir anne olarak sanal alemin aslında nasıl bir terapi ve dostluk ağı olduğundan bihaberdim. Aslında yeniden yazmaya başlamam da tam bu tatilin sonrasına rastlıyor. Demek ki Ada'nın bir de beyni tazeleme gibi bir etkisi var :)
Seneler önce gitmiştim Bozcaada'ya... Ama bu yaz tamamen spontan bir 3 gün için gidip 6 gün kaldık. Hatta gitmeye o kadar geç karar verdik ki, boş 2 odası olan ilk bulduğumuz otele gittik. Ne de iyi ettik, kalmayı istediğimiz hiç bir yerde bu kadar rahat edemezdik herhalde.


Rüzgargülü Otel küçük bir otel. Türk mahallesinde limanın yanındaki balıkçıların hemen bir üst sokağında. Önünde küçücük bir avlu, koca bir kayık, üstünde kahvaltı servisi yapılıyor, minicik masalar. Ocak incir ağacının altında, taze taze omlet , krep... Küçük ama belki de küçük olduğu için samimi bir ortam. Naz o dönem hala çay içiyor, su içiyor, biberon kaynatıyoruz. Rahat rahat hepsini kaynatıyoruz, Naz'a mama yapıyoruz...Herkes yardımcı.


Tatili uzatınca tam karşıda geçen sene açılan Hanımeli Otel e geçtik. Tüm aile beraber işletiyorlar pansiyonu. Düz ayak, avlusu geniş, çok rahat ettik. Tertemiz küçük bir pansiyon...


Yemeği severiz, her mekanı test etmeliyiz... Öğlenleri Hoca'nın yeri on numara, ev yemekleri mis... Koreli'nin yeri de güzel. Eğer Ayazma'da denize girdiyseniz, arada vahit'in yeri'nde mükemmel deniz ürünleri ve mezeler de olur plaja karşı. Akşam yemeğine de güzel olur burası. Tatlar yine on....


Sürekli esen deli bir rüzgar... Gittiğimizde lodos vardı. Giderken rüzgarlık ve en azından bir kazak götürmek lazım... Serin ve temiz, Heredot boşyere yaşlanılmaz burada dememiş. Akşamları Polente'de geleni geçeni selamlayarak, Cafe at Lisa's da cheesecake yiyerek ya da Barali'de çakıllara vuran denizi dinleyerek o ünlü şaraplarından tadabilir, teknelerin oradaki çay bahçelerinde bir ada düğününde dansedip üstüne sahilde çekirdek çitleyip çay içebilirsiniz...


Sabah hep aynı t-shirt, şort, parmak arası terlik, akşam pantolon ve mont... 4 parça kıyafetle gidip bir hafta kalınır...


Deniz buz, gençleştiriyor insanı. Ayazma'da kumsal uzun. Naz bayılmıştı emekleye emekleye koca kumsalı keşfe, ayakalarını buz gibi sulara daldırmaya. Biz koşa koşa soğuğu hissetmeden bizi uyuşturan suya kendimizi atmaya... Naz kestirirken kaçamak çay içmelere...


Yani neymiş, yine gitmeliymiş , hep gitmeliymiş :)


P.S: Beni tek açmayan konu kedilerdi. Hala da öyle 25 senelik hastalık iyileşir mi? Hastalık, cidden hastalık... Seneler oldu açıkhava bir balık lokantasında yayıla yayıla, tetikte ayaklar havada yemek yemeyeli, sürekli yollarda kedi aramayalı... Bu ayrı ve derin bir konu.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Ohhh be...

Dün akşam kaçamak yaptık karı-koca, aylar sonra... Aşkısının benim oralarda toplantısı, benim geç çıkma durumum, hadi dedik, bu akşam başbaşa birşeyler yapalım...
Kapalı alan, alışveriş merkezi açmazdı, plan yok, uzak da kalmışız bir süredir mekanlardan ama pek de bir hareket , değişiklik yok ... Kriz eğlence, yemek sektörünü de vurdu tabi...
Attık Maslak'tan dümdüz İstinye'den Emirgan'a kendimizi... Lucca'ya gidelim derken, kendimizi Bebek'in girişinde Taps'de bulduk. Üst kat restaurant havasında, daha bir sakin. Hafta içinde daha bir gidilesi, insan kalabalığı yok. Tam cam kenarında yüksek masalarda bir yer ayarladık, söyledik yemeklerimizi, ben bir kadeh kırmızı şarabımı da aldım, önde boğaz, önümde yemeğim, karşıda sevilen, muhabbet güzel. Ohhhh be dedim...
Kızımız saatinde uyumuş, gelme saatimizde " annneee, baba?" diye sormuş, gelmeyeceğimizi sabah onu göreceğimizi söyleyince itiraz etmeden tıngır mıngır yatağa yollanmış. Öğrenince önümdeki, yanımdaki,karşımdaki daha da güzel göründü. Bir ohhhh daha çektim ...

P.S: Bu hafta ikinci reklam postu gibi oldu :) Ama cidden ortam da , yemekler de güzel, mutfak bu konseptte bir yer için cidden iyi, tavsiye olunur...

17 Şubat 2009 Salı

Pancake



Fotoğraf şuradan...

Haftasonu uzun süre sonra yaptığım pancake'e en çok benzeyen, o mükemmel yuvarlak pancake'lere benzemeyen fotoğraf buydu. Ben biraz daha ince seviyorum....

3-4 kişilik;

1 yumurta

1 su bardağı süt

2 yemek kaşığı sıvı yağ

1 tatlı kaşığı şeker ( şekerli olmuyor bu pancak- sadece aroma veriyor)

1 su bardağı un

1/2 paket kabartma tozu

Kabartma tozu dışında hepsini mikserle ya da çırpma teli ile çırpıp un ve kabartma tozunu da ekleyip, en az yarım saat buzdolabında bekletiyoruz. Çok çok az yağlanmış teflon tavaya bir kepçe döküp, üstünde kabarcıklar patlayınca tersini çevirin, ilk iki tanesi biraz yağlı oluyor, bunlar benim ve aşkısının...Sonra tavaya hiç yağ koymadan işleme devam, 3. pancake Naz'ın... Küçük hanım hala sabah bulamacını ( böyle deyince pek keyifli gelmiyor kulağa ama tam anlamıyla bulamaç) yiyor, peynir zeytin... vs tek tek yediremiyorum. Ben pancake'imi Nutella'lı severim, Naz sade takılıyor ...

Bu da 2. tarifim oldu blogda, kendimi aşıyorum :) , yaşasın!!!